Bu yazı daha çok insanlar ve onların hikayeleri üzerine kurulu, yani benim en sevdiğim… Aynı odada kaldığım Amerikalı bir çocuk mesela… Evinden, New York’tan çıkalı 3 sene olmuş, o zamandan beri dünyayı dolaşıyor. Kendisi bir fotoğrafçı aynı zamanda. Çektiği fotoğrafları satıyor, kafasına göre, o anda nerede olmak isterse yarın orası için bilet alıyor ve ortadan kayboluyor. Bir daha asla kendi memleketine dönmeyeceğini, zaten orada yaşadığını, bir daha oraya gidip yaşamanın anlamı olmadığını söylüyor. Evi olmadan, ailesi olmadan, bir kız arkadaşı bile olmadan yaşadığı bu göçebe hayatını diğer insanlara anlattığında insanlar ona acıyarak bakıyormuş. Oysa ona göre bütün bu bahsi geçen şeyler bizim aslında özgürlüğümüzü elimizden alan şeylermiş, o bu bağlılıklar olmadan yaşamayı seçmiş ve insanların düşündüğünün aksine oldukça mutlu bir hayat sürüyormuş. Kaldığımız hostelden bile ayrılması o kadar ani oldu ki, şu anda nerede hiç kimse bilmiyor. Biz dışarı çıkıyorduk, o çok yorgun olduğu için gelemeyeceğini söyledi. Birkaç saat sonra döndüğümüzde hostelin kapısının önünde sırt çantasıyla birlikte bekliyordu. Amerikalı aksanı ve her cümlenin başına ve sonuna eklediği “man” kelimesiyle bize çok heyecanlı bir şekilde başka bir şehre gideceğinden bahsediyordu. O kadar acelesi vardı ki hangi şehir olduğunu bile öğrenemedik. O yorgun olduğu için bizle iki sokak öteye bile gelemeyen çocuk, birkaç saat sonra başka bir şehir, belki de ülke için işte böyle yola koyuldu.
Bir de Avusturalyalı bir çocuk vardı ki neredeyse bütün zamanımızı beraber geçirdik. O da evinden çıkalı 11 ay olmuş, dünyayı 2. kez turluyor. Gittiği yerlerde dönemsel işler buluyor, ordan kazandığı parayla başka bir ülkeye gidiyor.”Evine ne zaman dönmeyi düşünüyorsun?” sorusunun cevabı tam bir muamma…
Bu Avusturalyalı çocuk sayesinde If diye bir mekanda bir konser olduğunu öğrendik. Cuma gecesi oraya gittik. Leon adlı Bob Marley ile Lenny Kravitz arasında gidip gelen bir solistinin olduğu bir grup yaptıkları deneysel müzikle karşıladı bizi. Ordan Leon bizi özel partisine davet etti. Oradaki ekip Leon’un evine giderek bence gecenin en eğlenceli kısmını geçirdi. Şaraplar gırla, baget arası peynirli sandviçler nefis, muhabbet en şahanesinden bir ev partisi… Leon’un hikayesi de diğerlerini aratmıyor. Amerika’dan çıkıyor, Budapeşte’ye gelip burada müziğiyle para kazanıp ev tutuyor, ama bir yandan da bana “İstanbul’a gelsem iş bulabilir miyim? Orada insanların siyah insanlara karşı tutumu ne?” gibi sorular sormayı da ihmal etmiyor.
Denemedik efendim, gözümüz korktu...
Bu insanların hayatlarından ilham almamak elde değil. İşte ben gezmeyi yeni ülkelerden de ziyade sırf bu hikayeler için seviyorum.
Bir de son olarak Budapeşte’de mezarı bulunan Gül Baba’nın türbesine gittim. Bunu söylerken utanmalı mıyım bilmiyorum ama oraya giderken Gül Baba’ya dair çok az şey biliyordum. Kendisinin güller yetiştiren ve aynı zamanda savaşlara katılan bir derviş olduğunu biliyor ama neden bu kadar sevildiğini ve Macarlar tarafından bile bu derece kabul gördüğünü oraya gidince anlamayı umuyordum. Ama ne yazık ki umduğum gibi olmadı. Tek ziyaretçi bendim, görevli adam da orada bir başına beklemekten son derece sıkılmış olacak ki beni görünce gözleri parladı. Keşke hayatını anlatan, onu bu denli önemli yapan özellikleri sıralayan bir broşür gibi bir şey olsaydı… Ya da en azından duvarlardan birine yazılsaydı…
Budapeşte’den döndüğümden beri “Road Trip”, “Euro Trip” gibi filmleri izliyor, uçak bileti fiyatlarını her gün kontrol ediyorum. 3 yılmış, 11 aymış bunlar beni aşsa da en azından bu yaz 1 aylığına ortadan kaybolmayı hedefliyorum.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder