İstanbul Fashion Week etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İstanbul Fashion Week etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Eylül 2011 Çarşamba

İstanbul Fashion Week Başlıyor


Az önce bir arkadaşım İstanbul Fashion Week’e hazır olup olmadığımı sordu. Yukarıdaki fotoğrafta görmüş olduğunuz üzere topuklu ayakkabılarım, asla yanımdan ayırmadığım güneş kremim ve 4 gün boyunca sürecek olan maratondaki en kıdemli dostum yara bantlarım ile bendeniz oldukça hazırım.

Sıkı moda takipçileri defile programını çoktan ezberlediler, notlarını tek tek aldılar ama ben yine de son bir hatırlatma olarak programı paylaşıyor, vücudumu bu koşuşturmaya hazırlamak adına sıkı bir uyku çekmeye gidiyor ve topuklu ayakkabıların gazabına uğrayacak tüm cefakar ayaklara bir temennide bulunmak istiyorum: May the force be with you.



2 Eylül 2010 Perşembe

İFW GENEL- Bora Aksu, Zeynep Tosun, Simay Bulbül, Bahar Korçan, Özlem Süer

Queen’in 1995 yılında çıkan Made In Heaven adlı albümündeki Too Much Love Will Kill You adlı şarkısını bilir misiniz? Aşkın fazlası insanı öldürür mü bilemeyeceğim, ama modanın fazlasının insanı öldürme potansiyeli olduğunu İstanbul Fashion Week’te anlamış olduk!

İstanbul Fashion Week’in ardından insanların aklında kalan en büyük şey, defile öncesi kapı önlerinde yaşanan izdiham ve bunun sonucu oluşan itiş kakışlar oldu. Kapı önlerindeki görüntü bir defile girişinden ziyade bir metal konserine girişi andırıyordu. Tek fark simsiyah kostümler yerine topuklu ayakkabılar, ışıl ışıl kıyafetler içindeki şık hanımefendiler ve şık beyefendilerdi. Tek giriş kapısının olması ve vip de olsanız, basın da olsanız, veyahut normal davetli de olsanız aynı yerden giriyor oluşunuz; bu çirkin görüntünün oluşmasına ve sonuç olarak vip davetlinin ezilmesine ya da basının içeriye girememesine neden oldu. Bu nedenle belki de sadece basın ve vip davetlinin girebileceği bir ikinci kapıya ihtiyaç vardı ya da her defileye giriş, yaka kartlarından ziyade, sadece isim listeleriyle olmalıydı. Böylelikle 900 kişilik alana 1200 kişi girmeye çalışmaz, aralarında vip davetlinin ve basının da yer aldığı bir grup insan dışarıda kalmak zorunda olmazdı.

İTÜ Taşkışla mekan olarak çok güzel bir mekan aslında. Özellikle yazın yapılan bir etkinlik için oldukça uygun, ama ne yazık ki böyle bir organizasyon için yeterli gibi durmuyor. Geçirdiğim dört gün boyunca düşündüğüm şey, her ne kadar çevremdeki insanlar aksini düşünüyor olsa da, Santral İstanbul’un böylesine büyük bir etkinlik için çok daha uygun olduğu. Evet, belki bekleme alanı küçük ve oldukça sıkıcıydı. Evet, lokasyon olarak da ters bir yerdeydi ama en azından vakit öldürebileceğiniz Otto Santral ve Tamirane gibi güzel mekanları da çevresinde barındırıyordu.

İstanbul Fashion Week’in en önemli insanları yabancı basındı. Adınız Paul, Mary ya da Susan ise sizden güzeli yoktu. Gerçi gözümün önünde ne Ayşe’ler, ne Zeynep’ler Sarah’a dönüşüp de içeri girdi, o da ayrı bir hikaye. Yabancı basın ve Türk basının bu kadar birbirinden ayrı tutulduğunu, resmen bir kast sisteminin oluşturulduğunu ve iki tarafın birbiriyle bir araya gelmemesi için özel bir çaba sarf edildiğini görmek ise oldukça üzücüydü. Davet edilen onlarca yabancı basın mensubu ve blogger ise, İstanbul’a ilk defa gelmenin heyecanıyla, defilelerden ziyade İstanbul’u gezmeyi tercih etmişti.

Türk blogger’lara gelince… Blogger’lık Türkiye’de henüz daha oturmadı, bu bir gerçek. Tüm dünyada olduğu gibi ne bir meslek olarak görülüyor, ne de kitlelere yön verebilen ve söz geçirebilen bir blog mevcut. İyi blog’lar tabii ki var; ama bir iyi blog’a yüzlerce anlamsız blog düşüyor, blog sahibi olmak ile blogger olmak bu nedenle birbirine karışıyor. İstanbul Fashion Week’te her blog sahibi olan ve blog’una iki kelime bir şey yazabilen blogger olarak ortada geziyor ve “Sen benim kim olduğumu biliyor musun?” edasıyla salınıyordu. Blogger’lık olayında ne bir ayrıcalıklı olma durumu ne de önemsiz olma durumu söz konusu olmalı. İstanbul Fashion Week’e en çok davetiye dağıtanlar blog’lar olduğuna göre tasarımcılar bu yeni oluşan potansiyel gücün farkında. Ama ne yazık ki bu potansiyel güç, İstanbul Fashion Week’te görüldüğü üzere, doğru kullanılamıyor. Blogger’lık ne blogger’ların düşündüğü kadar önemli ne de organizasyonun düşündüğü kadar önemsizdi. Ama sen tüm blogger’ları içeri alıyorsan ve her birinin boynuna birer tane basın kartı geçiriyorsan o zaman onlara üçüncü sınıf insan muamelesi yapmamalı, hor görmemelisin. Veyahut sistemini ona göre oluşturmalı, sadece önceden belirlemiş olduğun blogger’ları içeri almalısın. Blogger’lar ise nerede duracağını bilmeli, kendilerini dergilerle kıyaslamaktan vazgeçmeli, ikisinin tamamen farklı şeyler olduğunu anlamalı ve olay farklı sıkletlerdeki iki boksörün laf dalaşına dönmemeli.

İstanbul Fashion Week; Londra, Paris gibi moda haftalarıyla kıyaslanmamalı. İstanbul Fashion Week’in tek kıyaslanabileceği şey yine kendisi. Umarım her sene bir öncekinden daha iyi olur, gelen gideni aratmaz.

İstanbul Fashion Week’te güzel şeyler olmadı mı? Oldu tabii. Çok başarılı genç tasarımcıların yeni koleksiyonlarına şahit olmak, bizden de ne kadar güzel şeylerin çıkabildiğinin idrakına varmak çok umut vericiydi. Hemen hemen her defileyi izledim; ama hepsini yazmak yerine en çok beğendiklerimi paylaşmak istedim. Beğendiklerim arasında yer alan Günseli Türkay ve Deniz Mercan defilesini ise daha önce yazmıştım zaten.

İşte benim için İstanbul Fashion Week’in “en”leri:

Bora Aksu-İstanbul

İstanbul… Aşık eden şehir, can yakan şehir. Romantik olduğu ölçüde kaotik, masum olduğu kadar da kurnaz şehir. Gecesi gündüzüne uymayan, günün geceyi takip etmediği şehir. Hepsinin birbirinden kopuk olduğu onlarca semti içinde barındıran, seni de beni de kapsayan, yeri geldi mi de yutan o inanılmaz şehir…


İstanbul Fashion Week’in en çarpıcı koleksiyonu bu inanılmaz şehri kendince yorumlayan Bora Aksu’dan geldi. Tasarımcı, İstanbul adını verdiği koleksiyonunda herkesin bildiği bir İstanbul’u değil; kendi İstanbul’unu anlatıyor, kıyafetler aracılığıyla İstanbul’a dair sevdiği şeyleri bizlerle paylaşıyordu. 80 yıllık Kelebek Korse Mağazası, Bora Aksu’nun İstanbul’da en çok sevdiği mekanlardan biri olsa gerek ki, tasarımlarında bolca iç çamaşırı ve korse detayı kullanmıştı. Pudra rengiyle açılışın yapıldığı, aralara altın renginin serpiştirildiği ve siyah ile kapanışın gerçekleştiği koleksiyon; gündüzden geceye geçen ve her daim canlı, kendini sürekli yenileyen, ama bir o kadar da kendinden ödün vermeyen bir İstanbul’u anlatıyor gibiydi. Kullanılan fiyonklar ve tüller İstanbul’un romantizmine gönderme yaparken, birbirinden alakasızmış gibi gözüken parçaların üst üste giydirilmesiyle yakalanan uyum da İstanbul’un tüm tezatlıkları bünyesinde ne de güzel harmanladığına işaret ediyordu sanki.

İstanbul’u bilmeyene anlatmak belki biraz daha kolaydı. Bilene ise yeniden anlatmak… İşte bu zor olandı… Ve Bora Aksu bunu başardı.


Zeynep Tosun

Zeynep Tosun'dan kadınsı, duru, bir o kadar da seksi bir koleksiyon.


Zeynep Tosun geçtiğimiz kıştan bu yana olgunlaşmış ve bu tasarımlarına da yansımıştı sanki. Şubat ayında gerçekleşen İstanbul Fashion Week’teki eğlenceli koleksiyonun yerini daha ağır, daha kadınsı bir koleksiyon almıştı. Vintage etkilerinin bolca görüldüğü koleksiyonun renk yelpazesi de oldukça genişti. Hardal rengi bebek mavisiyle birleşmiş, cart kırmızılar pastel renklerle kullanılmış ve siyahın asaleti de unutulmamıştı. Geçtiğimiz sezonun en önemli trendleri arasında yer alan iç giyimi dış giyim olarak kullanma, Zeynep Tosun’un yeni koleksiyonunun temelini oluşturuyordu. Transparan kumaşların altından gözüken romantik iç çamaşırları bu koleksiyonun en çok göze çarpan detaylarıydı.


Simay Bülbül –Attarti Ana

Attarti Ana, her şeyi gören, bilen; aydınlığın ve karanlığın, iyinin ve kötünün, zevkin ve acının ötesinde bir büyücü…


İşte Simay Bülbül’ün son koleksiyonu bu İzmirli büyücüden esinlenilerek hazırlanmıştı. Siyah, petrol mavisi, yeşil ve beyazın hakim olduğu koleksiyonda Simay Bülbül’ün kadınları mitolojik birer tanrıçayı andırıyordu. Deri gibi kullanılması oldukça zor olan bir malzeme nakış gibi işlenmiş, şifon ve ipek kumaşlarla birleştirilmiş, altın rengi büyük aksesuarlarla tamamlanmış ve ortaya inanılmaz güzel bir koleksiyon çıkmıştı. Defilenin sonlarına doğru çıkan uzun, beyaz elbiseleri görünce Simay Bülbül’ün aynı zamanda alışılmışın dışında, güzel ve göz alıcı gelinlikler de tasarlayabileceğini düşündüm. Koreografisinden müziğine ve defile öncesi oturacağımız yerlerin üzerinde bizi bekleyen çeşitli otlara kadar her detayın düşünüldüğü defilede Attarti Ana bizi büyüledi… Yüzyıllardır yaptığı gibi…


Özlem Süer- Good Life

Kaçırıldık. Özlem Süer tarafından Kız Kulesi’ne, daha iyi bir hayatın nasıl olabileceğine dair fikir edinmeye…


Leandros ile Hero’nun aşkına şahit olan, kaderi yenmeye çalışan bir babanın kızını saklayan, Nazım Hikmet’in büyük dedesinin hayatını kurtaran Kız Kulesi bu kez Özlem Süer’in hikayesine ev sahipliği yapıyordu. Bu hikayede her şey sevgi ile kucaklanıyor, hayatımızın her anı kutlanıyor, konuşmadan da anlaşabildiğimiz bir dünya yaratılıyordu. Bu nedenle Kabataş’tan Kız Kulesi’ne geçmek için kalkan motorda ilk olarak Pandomim ekibi karşıladı bizleri. Kız Kulesi’nin tepesinden insanları selamlayan rengarenk kanatlı akrobat grubu, upuzun tahta bacakların üzerinde bile etrafa gülücük saçmayı ihmal etmeyen tahta bacak ekibi, etrafta dolaşan şampanyalar ve meyve sepetleri ise sürreel bir ortamın habercisiydi sanki.

Düşünün; Kız Kulesi gibi bir mekandasınız, bir elinizde şampanya diğer elinizde çilek tutmaktasınız. Çevrenizde ise uzun zamandır görmediğiniz ve belki de göremeyeceğiniz kadar şık insanlar; belli ki özel gün elbiselerini dolaptan çıkarmışlar. Sonra defile başlıyor ve Özlem Süer’in peri kızları bir bir sahneye çıkıveriyor; üzerlerinde gri, uçuk pembe, beyaz, lila ve ten renginde uçuşan elbiseler. Oldukça romantik ama dik yakalarıyla bir o kadar da sertler. O anda, Kız Kulesi’nde, sanki İstanbul’un tüm efsane kadınlarıyla birleşmekteler.

Sizce kötü olmuş olabilir mi?


Bahar Korçan- Dinle!

Simay Bülbül büyülediyse, Özlem Süer bir sihirbaz gibi gerçek olmayan bir dünya yaratıp bizi inandırdıysa, Bahar Korçan da hipnotize etti!


Bahar Korçan’ın “Dinle!” adını verdiği yeni koleksiyonu Harbiye Radyo Evi’nde sergilendi. Performans başlamadan önce, yarım saat boyunca salona verilen “Dinle!” sesi neredeyse hepimizi hipnotize ediyordu! Bu arada performans diyorum; çünkü klasik bir catwalk yerine oldukça başarılı bir şov hazırlanmıştı. Rap şarkıcısı Fuat’ın müziği ve Bahar Korçan ile ortaklaşa yazdıkları sözleri, koreografisi, sıra dışı makyaj ve kostümsü kıyafetleri ile benim gözümde Bahar Korçan bu moda haftasının en yenilikçi isimlerinden biri oldu.

“Dinle!” diyordu Bahar Korçan, “ Havayı dinle! Toprağı dinle! Zamanı dinle! Dinle oyunu, bul sonunu!”

Biz de dinledik ve duyduğumuz şeyi çok sevdik…



Ama yine de İstanbul Fashion Week’in en moda anı nedir diye sorulacak olursa; o an, Anna Piaggi anıdır! :



Fotolar: Markafoni Blog, Toplantı Dünyası

26 Ağustos 2010 Perşembe

İFW- Günseli Türkay (Rüya Kıyafetler Galerisi)

Hiç The Science Of Sleep filmini izlediniz mi? Efsane adam Michel Gondry, hayal gücünü ve her şeyin mümkün olabileceği rüyaları anlatmaya çalıştığı bu filmde rengarenk bir dünya yaratır. Bu dünyada her şey boyut değiştirir; kartondan evler, kocaman eller, kumaştan atlar vardır. Yan komşusu Stephanie’ye aşık olan Stephane, gerçek ile rüyayı ayırt edemeyen bir karakterdir, ve bir gün kız erkeğe sorar: ”Neden ben?” Erkek ise şöyle karşılık verir: “Çünkü geriye kalan herkes sıkıcı.”

Günseli Türkay’ın 2011 ilkbahar/yaz koleksiyonunu izlerken, işte bu filme gidip geldim ben. Michel Gondry gibi o da inanılmaz renkli bir dünya yaratmış, kocaman aksesuarlar kullanmış ve sanki şu mesajı vermeye çalışmıştı: “Çünkü sadece siyah ve beyaz olmak çok sıkıcı.”

Defile esnasında gerçek ile rüyayı ayırt edemeyen bir Stephane idim. Birbirinden farklı desenlerin ve renklerin bir arada kullanıldığı tasarımlar gerçek olamayacak kadar zıt, ama bir yandan da gerçek olabilecek kadar uyumluydu çünkü. Yüksek belli havuç pantolonlar, korse elbiseler ve rengarenk taytlar, yine aynı şekilde rengarenk olan ayakkabılarla bütünleşmişti. Bu renkli dünyanın yaratılmasına katkıda bulunan isimleri de es geçmemek gerek tabii: Bora Akıncıtürk ile Lavina Yelb’in dijital resimleri ve Deniz Berdan’ın kocaman aksesuarları ve styling’i. Deniz Berdan’ın blog’unu şayet takip ediyorsanız, konseptin kendisiyle ne kadar bütünleştiğini, bilmeseniz dahi bu işte bir parmağının olduğunu anlamanız olası.



İFW- Deniz Mercan (LU-Fear)

“Lüferler yok olmasın.“ Deniz Mercan’ın 2011 Yaz Koleksiyonu işte bu mesajı podyumlara taşıyordu. Rumeli Feneri’nde yaşayan balıkçı eşlerine destek olmak amacıyla başlatılan proje, balıkçı köylerinde farklı sektör ve iş kollarının yaratılmasını, ekonominin hareketlenmesini sağlamayı hedefliyor. Koleksiyonun aksesuarlarını hazırlayan kadınlar ise, bu şekilde avlanma yasağının olduğu dönemlerde kocalarına destek olabilecekler.

Koleksiyonun adının Lüfer olması ve vermeye çalıştığı mesaj ile Deniz Mercan tasarımları birebir örtüşüyordu. Denizin bütün renklerini kullanmıştı Deniz Mercan; beyaz, mavi, turkuaz, gri ve siyah… Bazı parçaları da denizin üzerinde oluşan ışıltılardan esinlenerek altın rengi aksesuarlarla süslemişti. Özellikle mayo ve bikinilerde karşımıza çıkan balık, yüzgeç ve solungaç detayları, dalgıç kıyafetlerinin yapımında önemli bir yer tutan neopren kumaşı kullanarak tasarladığı dalgıç kıyafetine çok benzeyen takımlar, elde boyanmış pareolar oldukça dikkat çekiciydi. Deniz temasının bu kadar yoğunca işlendiği bir koleksiyonun kapanışının, yine balık detayları ile süslenmiş bir denizkızı ile yapılması da sürpriz olmasa gerek.

Şubat ayında gerçekleşen İstanbul Fashion Week’teki Deniz Mercan defilesinden sonra yazdığım yazıda şöyle demiştim: “Bazı şeyleri aşırı ve sırf konmuş olmak için konmuş bulsam da genel anlamda beğendim ben.” Bu koleksiyon da yer yer bu hissiyatı verse de genel olarak Deniz Mercan tasarımlarını oldukça beğeniyorum ben.

Yine aynı yazıda kullanılan modellerin, vücudun büyük bir kısmını açıkta bırakan tasarımları için yeterli olmadığını söylemiş, daha iyi modellerin seçilmesi gerektiğini dile getirmiştim. Bu defilesindeki model seçimi de geçen seneye kıyasla çok daha başarılı idi.



25 Ağustos 2010 Çarşamba

İstanbul Fashion Week Tam Gaz

İstanbul Fashion Week şu anda tam gaz devam ediyor. Saat: 12:00'da Gizia defilesi vardı, şu an ise Atıl Kutoğlu tasarımları podyumları arşınlıyor olsa gerek. Bir aksilik olmaz ise ben de saat: 16:00 itibariyle gerçekleşecek olan Deniz Mercan defilesi ile birlikte açılışı yapmayı planlıyorum.

Her ne kadar orada olamasam da, orada olanların çekmiş olduğu birkaç fotoğraf mailime düştü. İşte Gizia defilesinde, İstanbul 2010 fotoğrafçısı Mücahid Yapıcı'nın çekmiş olduğu birkaç kare:



13 Şubat 2010 Cumartesi

Istanbul Fashion Week Part 19: Hakan Yıldırım For Koton

Hakan Yıldırım'ın Koton için hazırladığı koleksiyon İstanbul Fashion Week'in kapanış defilesiydi. Ben de bu yazıyla birlikte artık bu serimin sonuna geliyorum ve ne de iyi ediyorum.

Hakan Yıldırım siyahı kayırmış, kendine saklamış, onun dışındaki tüm renkleri ise Koton'a bağışlamıştı sanki. Koleksiyonunda renkli opak çoraplar, pötikare desenli pantolon, ceket ve elbiseler, asimetrik kesimler, yün taytlar ilk göze çarpan detaylardı. Ben normalde Koton'u pek sevmem, takipçisi de pek değilim. Ama bu koleksiyondaki bazı parçaları beğendiğimi itiraf etmeden de geçemeyeceğim. Ayrıca böyle marka-tasarımcı çalışmalarını çok seviyor ve markaya yeni bir soluk kazandırdığını düşünüyorum.

Hakan Yıldırım'ın kapanış defilesiden sonra hemen ardından bir de kapanış partisi oldu. Son olduğundan mıdır nedir en çok bunda eğlendik biz.

Event genel anlamda güzeldi. Ama hedefleri her ne kadar büyük tutmak gerektiğinin arkasında dursam da dünya moda haftalarının arasında yer alabilmemiz için daha önce de belirttiğim gibi "popovari" zihniyetin önüne geçmemiz gerektiği kanaatindeyim.

Böylece bu seriyi sonlandırıyor ve "Oh beh!"diyorum.

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...