GEZGİN QUEEN etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
GEZGİN QUEEN etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Kasım 2012 Pazar

GEZGİN QUEEN: Sonunda Beyrut'a Kavuştum


Ortadoğu’nun Paris’i diye anılıyor Beyrut seyahatperestlerin lügatında. Benim içinse son 2 yıldır deliler gibi gitmek istediğim ama araya giren başka ülkeler ve şehirler yüzünden (asla şikayetçi değilim) bir türlü gitmeye fırsat bulamadığım şehir. Aramızdaki bu platonik aşk sona ersin ve artık kavuşalım istediğimden, yakın bir arkadaşın da gazıyla, sonunda, geçtiğimiz hafta düştük Beyrut yollarına.


Beyrut’a gitmeye karar verdiğinizde çevrenizden duyacağınız şeylere hazırlıklı olun: “Başına bir şey gelmesin?”, “Ya şimdi karışık biraz oralar, Paris’e falan gitsen?”, “N’apacaksın yahu Beyrut’ta?” vs… Hiçbirine kulak asmayın, içinize şüphe düşürmelerine izin vermeyin ve gidin. Neden mi?

Down Town'da bir ben

Çünkü Beyrut güvenli bir şehir; dünyanın herhangi bir yerinde ya da kendi ülkenizde başınıza bir şeyler gelme olasılığı neyse, Beyrut’taki de en fazla o kadardır. Çünkü tıpkı Sırplar ya da Boşnaklar gibi geçmişinde çeşitli kötü anıları olan milletler, eğlenmeyi en iyi bilen milletler aynı zamanda. Çünkü 1970’lere kadar jet sosyetenin gözbebeği olan, sonrasında baş gösteren iç savaş nedeniyle çok yıpranan ama asla yıkılmayan bir şehir Beyrut. Çünkü ara sıra patlayan bombalara inat, “Bombalar patladıkça biz gece dışarıya daha çok çıkıyoruz, barlara daha çok gidiyoruz, daha çok eğleniyoruz, hayatın kıymetini daha iyi anlıyoruz” diyen insanları var.

Cennet

Çünkü denize karşı soğuk kahvenizi yudumlayabileceğiniz, Solidere bölgesindeki Gordon’s Cafe’si; “Ben bugüne kadar hiç humus yememişim” dedirten, sarımsaklı patatesini ve fattoush’unu da yemeden dönmemeniz gereken Abd El Wahab’ı var. Çünkü 2 kadehiyle çakır keyiften biraz fazlası olabileceğiniz, rakıya çok benzeyen ama daha yoğun olan arak adlı bir içkisi var. Çünkü Eşrefiye bölgesinde -Abd El Wahab’a çok yakın- Constantine isimli hoşsohbet ve ikram sever bir barmeninin olduğu, iki gün üst üste giderseniz barın ortaklarıyla kanka dahi olabileceğiniz, mahalle barı ilan ettiğimiz Lime’ı var. Sonra İstanbul gece hayatının mutlaka örnek alması gereken Sky, White ve bizim kişisel favorimiz olan B018 gibi club’ları var. Upuzun, ışıl ışıl bir Hamra Caddesi var. Tüm gününüzü burada geçirmek isterseniz şayet, Virgin’e gidip albüm ve kitap bakabilir, Hamra Cafe’de bir şeyler atıştırabilir ve akşam da Dany’s'de alkol alımını başlatabilirsiniz.

Beyrut'ta Halloween

Ha, bir de -bunu en sona sakladım- falafeli var. Tamam, falafel buralarda da var ama bir de orada yiyin; bizdeki Bambi gibi bir zincir olan Barbar’dan take away yapın mesela ya da Sahyoun’a bir gidin. Özetle şöyle söyleyeyim; falafelleri o kadar muhteşem ki, falafel yemediğim zamanlarda falafel yemeyi düşünüyordum.


Bunlar Beyrut’a bir daha, bir daha ve sonra bir daha gitmek için bulduğum yüzlerce sebebin yalnızca birkaçı. Sabiha Gökçen’e indiğim gibi telefondan Beyrut uçak biletlerine bakıyor oluşum da Beyrut konusunda ne kadar ciddi düşündüğümün bir kanıtı.

31 Ağustos 2012 Cuma

GEZGİN QUEEN: Optimus Alive Festivali



Blog'umdan uzun süre ayrı kalmamın bir sebebi vardı; hayallerimin peşinden koşmak.

Hiçbir zaman "Ölmeden Önce Yapmam Gereken 100 Şey" başlıklı bir listem olmadı ama eğer olsaydı, Radiohead'i canlı dinlemek, bu listenin üst sıralarında yer alırdı. İşte bu hayal, beni Atina'dan sonra taa Portekiz'e kadar sürükledi.


Tarih: 13 Temmuz. Yer: Lizbon. Hedef: 3 gün boyunca Optimus Alive Festivali'nde bir insanın dinleyebileceği maksimum seviyedeki grup ve dj'i dinleyebilmek. Ama en çok Radiohead, Justice, The Cure, Mumford & Sons, The Stone Roses, The Kooks, The Kills ve Mozart and the Whale. Geç kalmak yok, yorulmak yok. Acı yok Rocky! Güneş kremi sürülmüş, uzunca bir günü kotarabilecek rahatlıkta ama asla salaş olmayan, ayarında bir kombin seçilmiş, redbull'lar alınmış. Her şeye hazırız. Hazır olmadığımız tek şey ise Lizbon'un, deniz kenarı olması nedeniyle de özellikle festival alanının aşırı rüzgarlı oluşu. Bu ise tamamen ayrı bir yazı konusu. Yani bir festivale uygun nasıl giyinilmesi, öncesinde nasıl bir araştırma yapılması gerektiği üzerine uzun uzun yazmalı. Defterime notumu alıyorum.


Yukarıdaki line-up, sizi bilemem ama benim için dudak uçuklatacak cinsten. Türkiye'de anca tek tek görebileceğiniz isimlerin hepsi tek bir çatı altında toplanmış. Festival alanının gece çok rüzgarlı olmasını ve yayılabileceğin çim alanlarının olmamasını saymazsak, her şey mükemmel.

Festival alanında bu şekilde dolaşanlarla fotoğraf çektirmemek olmazdı.

Bundan sonrasını, yani Justice'de nasıl kendimizden geçtiğimizi ya da Radiohead'de nasıl hipnotize olduğumuzu anlatmak çok zor. 16 Temmuz saat sabaha karşı 5'te, yani festivalin son gününün ardından odalarımıza döndüğümüzde, yanımdaki ajandama tek bir cümle yazmışım ve bu cümle, festival süresince yazdığım tek şey: İyi ki buradayım. Ünlemsiz, üç noktasız, sakince, kendinden emin.

Evet, bu yazı en iyi özetleyen ve anlatan cümle bu sanırım: İyi ki oradaydım.



Yukarıda festival sırasında çektiğim videolardan biri var. The Kooks sevenler buraya, The Cure sevenler ise buraya gidebilirler.

12 Temmuz 2012 Perşembe

GEZGİN QUEEN: From Athens with Love!


Atina’dan sevgiler! Gelmeden önce hakkında duyduğum birçok olumsuz yoruma, İstanbul’un sıcaklarını bile aratır sıcaklığına rağmen burayı çok sevdiğimi söylemeliyim. Evet, o kadar sıcak ki; dışarı çıkarken ne giyeceğinizi değil, ne giymeyeceğinizi düşünüyorsunuz. Bu yüzden gelir gelmez ilk notumu aldım: Eylül aylarında bir daha gelinecek ve daha kapsamlı gezilecek. Yukarı fotoğrafta arka fonumu oluşturan muhteşem Acropolis, hava sıcaklığı 35 dereceyi bulmadığı bir zamanda tekrar gezilecek.


Burası kaldığımız yerin gece yemek yiyip içkilerimizi yudumlarken bize eşlik eden Acropolis manzarası.


Bu da sabah kahvemizi içip, karpuzlarımızı yerken karşılaştığımız manzara. Sanki iki farklı yere bakıyormuşuz gibi.


Plaka bölgesine, daracık sokaklarına, küçük küçük dükkanlarına bayılmamak elde değil. Burası da o bölgede bulunan bir sokak. Hep beraber taşınalım mı?


Sıcaklardan hiçbir şey yiyemediğimizden karnımızı böyle şeylerle dolduruyoruz. Ama pek şikayetçi olduğumu söyleyemeyeceğim.

Bir de Atina’ya ayak basar basmaz sanki hissedip de içine girmişçesine keşfettiğim bir butik var, burayı bir kenara not alın. İçinde pek çok ünlü grup ve şarkıcının tişörtlerinin satıldığı butikte aynı zamanda Dimitris Tsouanatos’un çizimlerinden oluşan tişörtler de bulunuyor ve bu tişörtlerin her birinden dünyada yalnızca bir tane var. Daha önce bu butiği ziyaret etmiş kişiler arasında ise Nick Cave, Debbie Harry gibi isimler yer alıyor. Ben şahsen tişörtlerden ziyade ünlülerin butikte çekilmiş fotoğraflarının bulunduğu albümde daha fazla zaman geçirdiğimi itiraf etmeliyim. İçeride fotoğraf çekilmesi yasak ama Facebook sayfalarından butiğe göz atabilirsiniz. Yolunuz düşerse diye buraya bırakıyorum: Remember Fashion

Şimdi müsadenizle yeni yerler keşfetmek için yine yollara düşüyorum.

27 Mart 2012 Salı

GEZGİN QUEEN: Avrupa Turu Fotoromanı IV


  • Ağaçları yiyen, beton dişli, takım elbiseli canavar. Bil bakalım kim. -Belgrad
  • Sex Museum'da gelmiş geçmiş en seksi kadınlardan biri, gelmiş geçmiş en ikonik elbiselerden biriyle insanları selamlıyor. -Amsterdam
  • Sokak sanatçıları olmadan Berlin olur mu?
  • Gittiğim en ilginç müzelerden biri olan Museum of Broken Relationships'te bir Zagor! -Zagreb
  • Andy Warhol gözlerini bana dikmiş, şöyle diyor: "I think everybody should like everybody." Haklı. -Prag
  • Museum of Decorative Arts in Prague'daki "Prague Fashion Houses" adlı sergiden bir kuple. Işıltılı elbiseler göz alıyor. -Prag
  • Sofya'daki National Gallery for Foreign Art'ın çatıdan akan suya sanatsal yaklaşımı.
  • Tomás Saraceno'nun Cloud Cities adlı muhteşem çalışması. -Berlin

Neler Keşfettim?
  • Sırbistan'da Sırp kahvesi, Bosna'da Boşnak kahvesi diye satılan kahvenin bildiğimiz Türk kahvesi olduğunu,
  • Eğer bir gün kayak sporuyla ilgilenirsem, Titlis'in bunun için harika bir başlangıç olabileceğini,
  • Anna Browy'nin harika işlerini.

21 Mart 2012 Çarşamba

STYLE QUEEN: Ganimetler


Yeni ülkelerde bulunmanın, bambaşka şehirlerin sokaklarını arşınlamanın en güzel taraflarından biri de yepyeni markalar, tasarımcılar ve butikler keşfetmek. Bunun için ise çok basit ama etkili bir taktiğim var; ana caddelerden çıkıp ara sokaklarda dolanmak. Hatta mümkünse şehirde kaybolmak. Paris'e her gidişimde Champs-Élysées'ye şöyle bir uğrarım. Bütün o ihtişamlı Parizyen'leri izler; Chanel'in, Louis Vuitton'un görkemli vitrinlerine dalarım. Ama benim asıl uğrak yerlerim başka. Étienne Marcel'deki vintage butikler, St. Paul civarındaki küçük consept mağazalar ve ikinci el dükkanlar... Berlin'deki Kurfürstendamm'da da şöyle bir aşağı bir yukarı yürümek çok keyifli misal. Ama Berlin'de yaşasam orada mı takılırım? Hayır. Arkadaşlarımla Mitti'de buluşurum, Kreuzberg'e eğlenmeye giderim,  Prenzlauer Berg'deki küçük galerileri gezerim. Ve Berlin'de adım başı karşılaşılan vintage ve ikinci el butiklerden alışverişimi yaparım.

Benim gardırobumu karıştırmak, anneannenin sandıklarını karıştırmak gibi biraz aslında. Dünyanın çeşitli yerlerinden topladığım vintage ve ikinci el parçalar dolabımın demirbaşları. Bu yukarıda görmüş olduklarınız ise bu koleksiyona yeni katılanlardan. Sağdaki Berlin'den, soldaki ise Paris'ten. Berlin'dekini Kreuzberg'de kaybolduğum bir günde keşfettim. Paris'teki ise daha önceki St. Paul keşiflerimden, beni asla hayal kırıklığına uğratmayan Free ‘P’ Star'dan.

En önemlisi de bana o günleri hatırlatıyorlar. Giyilebilen anılar. En sevdiklerim.

20 Mart 2012 Salı

GEZGİN QUEEN: Avrupa Turu Fotoromanı III


  • Prag'da karşıma çıkan bu Siesta adlı gofret, 45 gün boyunca ne yaptığımı çok güzel özetliyor.
  • Hansel ile Gretel'i tuzağa düşüren evi buldum! O ev kesinlikle bu ev! -Strasbourg
  • Hayallerimde sahip olmak istediğim kafeyi, dünyanın en güzel sıcak çikolatasını ve en bohem mekanını Saraybosna'da buldum. Sırf senin için bile geri dönmeye değer Cafe Zlatna Ribica (Goldfish)!
  • Eğer cennet gerçekten varsa, ben onu gördüm. -Uetliberg, Zürih
  • Böyle buyuruyor Mladen Stilinović. -Zagreb
  • Büyük vitrinlerin önündeki bebek vitrinler. -Berlin
  • Pek sevdiğim David LaChapelle'in "Miss Anna Don't Like Fat People" isimli çalışması. -Prag
  • Bir yer düşünün; insanlar hala kurşun deliklerinin olduğu binalarda yaşıyorlar, savaşın izleri geçmemiş, savaş her yerde. Ama bütün bunlara rağmen en sıcak, en mutlu insanlar orada. Emir Kusturica'nın aniden kahkaha atan, aniden parlayan Balkan insanlarıİşte böyle bir yerde durumu bu cümleden daha güzel ne açıklayabilir?: C'est la vie. -Saraybosna

Neler Keşfettim?

  • İlginç dekoru nedeniyle Prag'daki Cross Club'ın görülmesi gerektiğini,
  • Duvarlarından birinde "I know what I want, I have a goal, an opinion, I have a religion and love" yazan Amsterdam'daki Anne Frank House'un ne kadar iç burkucu olduğunu,
  • Balkanlar'da rakija denilen içkinin bizim rakı ile alakası olmadığını.

17 Mart 2012 Cumartesi

GEZGİN QUEEN: Avrupa Turu Fotoromanı II



  • O yıkıntıların arasında doğan bir güneş. O bir çiçek kız, bir hippi. O benim hayalim. Belki bir gün. -Belgrad
  • Prag'da -25 dereceyi gördüğümün kanıtı. Frank Sinatra kulaklarıma "Let it snow, let it snow, let it snow" diye fısıldıyor.
  • Hava o kadar soğuk olunca sıcak şarap ile başlanan günler. Asla şikayetçi değiliz. -Prag
  • Amsterdam'daki stil sahibi bisikletli kadınlar. Bunun bir de mini etekli, topuklu ayakkabılı versiyonları var. Keşke bizde de olsalar.
  • Sanja Ivekovic'in Women's House isimli çalışması. HIV virüsü taşıdığı için dışlanan, tecavüze uğrayan, dayak yiyen kadınların acı dolu yüzleri. Kadın olmanın zor olmadığı bir yer var mı? -Zagreb
  • Bu ünlü bir ressamın ünlü bir tablosu değil. Gözümün gördüğünü gösteren gerçek bir fotoğraf karesi. Ben çektim. Orada böyle yerler var uzakta. -Wildnispark Sihlwald, Zurih
  • "Eşit haklar sizin için ne ifade ediyor?" sorusuna bundan daha güzel bir cevap bilmiyorum: Freedom! -Yahudi Müzesi, Berlin
  • Strasbourg'un aşk kuşları. Kalpli.

Neler Keşfettim?

  • Bir daha kışın ortasında Avrupa'ya gidersem mutlaka bir kar botu almam gerektiğini. (Mesela Moon Boot?) Yoksa sürekli parmaklarım yerinde mi diye kontrol etmem gerekeceğini.
  • Berlin'deki Museum of Photography'de Helmut Newton sergisini gezdikten sonra eski polaroid kameramı sandıklardan bulup çıkartmam ve yeniden polaroid fotoğraflar çekmeye başlamam gerektiğini.
  • Tesadüf eseri gittiğim Berlin'deki Magnet Club'da o gün sahne alan süper grup Slove'u.

16 Mart 2012 Cuma

GEZGİN QUEEN: Avrupa Turu Fotoromanı I


Sonunda döndüm. 11 ülkenin, 13 şehrin, binlerce kilometrenin, 45 günün, 1080 saatin ardından İstanbul'a döndüm. Ama her şehirde, Hansel'in cebindeki ekmek kırıntılarını geçtiği yollara serpiştirmesi gibi, aklımın ve kalbimin bir kısmını bıraktığımdan tam dönemedim ya da aklım bir karış havada döndüm de denebilir.

Zamanın su gibi akıp geçmesinden ötürü sanki İstanbul'dan dün ayrılmış gibi; yaşanmışlıkların, anıların, gördüklerimin, tattıklarımın, tanıştığım insanların toplamından ötürü ise seneler önce ülkeyi terk etmiş gibi hissediyorum. Bu zaman karmaşasını dengelemem ise en son 3 aylıkken bıraktığım kedim Zelda'nın bu iki aylık süreçte ne kadar geliştiğini görmem sayesinde oldu.

Anılar kronolojik sıraya göre hatırlanmazlar. Hepsini tek tek elbette kronolojik sıraya dizebilirsiniz ama anıların hatırlanışı genelde gelişigüzeldir; bir anda biri aklına düşer, onu bambaşka zaman dilimindeki bir diğer anı takip eder. Yukarıda yalnızca birer karesini görebildiğiniz anılar da bu mantığa göre dizildiler; kronolojik sıraya göre değil, akla düşüş sırasına göre.

(Soldan Sağa)

  • Keşke bizde de böyle sinemalar olsa, dedirten bir sinema girişi. Bu fotoğrafı çekerken bir yandan da elime geçen ilk fırsatta The Artist'i izlemem gerektiğini kendime not düşüyordum. -Amsterdam
  • Bir sandalye, bir baston ve şapka. Sanki bir anda köşeden Michael Jackson çıkacak ve Billie Jean'i söylemeye başlayacakmış gibi. -Zagreb
  • Bonnie burada. Peki ya Clyde? -Berlin
  • Pastadan şehir Prag. Bir dilim alır mıydınız?
  • Strasbourg'da sürrealizmin doruklarındayız, sanki Salvador Dali'nin eli değmiş.
  • Meşhur İsviçre çikolatalarının en meşhurlarından, ee dolayısıyla en pahalılarından; Teuscher. -Zurih
  • Lee'nin sloganı: IN YOUR BODY WE TRUST. Sevdim. -Luzern
  • Belgrad'ın bir mesajı var: Street art is not for sale.

Neler Keşfettim?

  • Dünyayı gezerek bir kitap yazmış, şu anda da ikincisini yazmak için yine dünyayı gezen, İstanbul'da 3 ayını geçirip yemeklerimize aşık olan Christopher Thomson'ı,
  • Varlığından bu denli geç haberdar olduğum için üzüntü duyduğum 70 yaşındaki Slovenyalı mükkemmel ressam Metka Krasovec'i,
  • Ve blog'umu çok özlediğimi.

31 Ocak 2012 Salı

GEZGİN QUEEN: Lizard Queen Kış Tatilinde!


“All Wrapped Up” Harper’s Bazaar US Kasım 2011 Fotoğrafçı: Terry Richardson, Model: Eniko Mihalik, Moda Editörü: Julia Von Boehm

Sıcak havalarda bile üşüyebilen biri olarak şu anda olduğum yerde 5 kat üst üste giyinmiş bir şekilde oturuyorum. Yeşil çayımı camımdan görünen muhteşem bir beyazlığa bakarak yudumluyorum, en son ne zaman böylesine kara bulanmış bir şehir gördüm, hatırlamıyorum. Nerede miyim? Sofya’da.

Evet, seyahat bağımlısı Lizard Queen kış tatiline çıktı. 2012’de yapmak istediklerime dair bir liste hazırlarken yepyeni ülkeler görmek ve hiç gitmediğim şehirlerin sokaklarında yürümek bu listenin en başında yer alıyordu. 2012’nin ilk ayında ise bu isteğimi gerçekleştirmek için kolları sıvadım ve işte Sofya’dayım, buradan sonra da başka yerlerde olacağım. Bu süre zarfında blog’um pek aktif olamayacak ama bu ayrılık; bol keşif ve bol yazı olarak geri dönüp kendini affettirecek.

Ayrıca benim dönüşüme kadar aktif olacak Daycraft çekilişine katılmayı ihmal etmeyin, bu harika defterlerden bir tane kazanma şansı elde edin.

O zaman bana iyi tatiller!

Foto: Fashion Gone Rogue

20 Eylül 2011 Salı

GEZGİN QUEEN: İtalya= Ye, Gez, Alışveriş Yap

Ye, Dua Et, Sev’in büyük ihtimalle kitabını okumuş, filmini izlemiş ya da benim gibi her ikisini birden yapmışsınızdır. Kitabı 3 bölüme ayrılır. Kitabın adı da bu 3 bölümün adlarının birleşmesinden oluşur. “Ye” başlıklı ilk bölüm Roma’da geçer. Sorunlu bir evlilik ve boşanmanın ardından Elizabeth Gilbert, kapağı zar zor Roma’ya atar ve mükemmel pizzalara karşı koyamayarak kendini yemeye verir. Tabii bu ona yol, su ve kilo olarak geri döner, kıyafetlerine girememeye başlar ama o bunu dert etmez; çünkü mutludur.

İncecik İtalyan pizzalarının, iştah kabartıcı soslara bulanmış birbirinden lezzetli spagettilerin ve en önemlisi de bugüne kadar yemiş olduğum en güzel dondurmaların tadına varınca Elizabeth Gilbert’ı anmadan ve kendisine hak vermeden duramadım. Meşhur İtalyan sivrisinekleriyle tanışmış, kendilerinin hunharca saldırılarına maruz kalmıştık ve hava 500 dereceydi ama olsundu; dondurmalar çok güzeldi ve biz çok mutluyduk.

Elizabeth Gilbert gibi ben de bu yolculuğumu kitaplaştırmak istesem, adı muhtemelen şu olurdu: “Ye, Gez, Alışveriş Yap” Ee madem kitap yazamıyorum, ben de blog’umda paylaşayım dedim. Ve işte huzurlarınızda Ye, Gez, Alışveriş Yap.


Ye:

İtalya’da çok kısa sürede çok şey başarmaya ve görebildiğimiz kadar çok yer görmeye çalıştığımızdan dolayı, yemek eylemi bizim için daha çok yorulduğumuzda karşımıza çıkan ilk kafeye ya da restorana oturmak şeklinde gerçekleşti. Bu nedenle şu restorana gidip şunu, şu kafeye gidip şunu yiyin diyemeyeceğim. Ama birkaç ipucu verebilirim tabii ki: Ne yapın edin, bir şekilde sırf o pizzaların tadına bakabilmek için yolunuzu Napoli’den geçirin. Dünyanın en iyi pizzaları İtalyan pizzaları olabilir, ama en İyi İtalyan pizzaları da kesinlikle Napoli’de. Floransa’da ise Piazza del Mercato Centrale civarlarında Za-Za diye bir yer var ki spagettileri mutlaka tadılmalı. Biraz sıra bekleyebiliyorsunuz ama buna kesinlikle değiyor.

Sonrasında ise kendinizi benim gibi dondurmalara verin. Yeşil elmalı, tarçınlı çikolatalı, yoğurtlu, beyaz çikolatalı, tiramisulu gibi envayi çeşidi bulunan dondurmalardan bol bol tüketin.

Piazza Navona

Gez:

Roma: Roma’nın neresine baksanız tarihi eser, hangi sokağına sapsanız orada harika bir mimari yapı. Bu nedenle aslında Roma’da yapılabilecek en güzel şey, sokaklarda amaçsızca yürümek. Kaybolmak, kayboldukça harika yerler keşfetmek. Lakin az zaman varsa ve nokta atışları yapmak gerekiyorsa, o zaman bence mutlaka görülmesi gereken yerler şunlar: Ölümcül gladyatör ve vahşi hayvan dövüşlerinin yapıldığı Collosseo, pek tabii ki Vatikan ve Vatikan müzeleri (özellikle de Raffaello Odaları ve Sistina Şapeli), Pantheon, lüks ve sürekli hareketli kafelerle çevrili Piazza Navona (buradaki Barok tarzındaki çeşmelerden gözünüzü ayıramayacaksınız) ve de Piazza del Popolo. Ama en çok nereyi sevdin derseniz, cevabım hazır: Piazza di Spagna ve İspanyol Merdivenleri. Bir de Fontana di Trevi (Aşk Çeşmesi) var ki, buraya gittiğinizde çeşmeye paranızı atıp aşkınızı dilemeyi unutmayın.


Ponte dei Sospiri

Venedik: Bir şehri sevebilmem için üç şey yeterli; daracık sokaklar, harika binalar ve her yerin yürüme mesafesinde olması. Buna Avrupa’da başka hiçbir yerde rastlanamayacak olan kendine özgü atmosferi de eklenince, Venedik kesinlikle İtalya’daki en sevdiğim yerlerden biri oldu. Kara taşıtlarının hiçbirisinin olmadığı, ulaşımın deniz otobüsleriyle yapıldığı, buram buram romantizm kokan bu şehre geldiğinizde Rialto Köprüsü’nü, Büyük Kanal’ı, Piazza San Marco’yu, San Polo’yu, Palazzo Ducale’yi ve Casanova’nın fantastik bir şekilde kaçtığı Piombi Hapishanesi’ni muhakkak ziyaret edin. Artık çevresi reklamlarla bezeli olduğu için pek anlaşılmasa da zamanında hüzün ve romantizm ile dolup taşan Ponte dei Sospiri’yi, yani İç Çekişler Köprüsü’nü de görmeden Venedik’i terk etmeyin. Sarayla zindanları bağlayan bu köprüden eskiden tutukluları geçirirlermiş. Bu köprüdeki pencerelerden gözüken Venedik manzarası, tutukluların gördüğü son manzara olurmuş. Yani özgürlüklerine, arkada bıraktıkları kişilere, aşklarına bir nevi burada veda ederlermiş. Bu nedenle 1602’de inşa edilen köprüye, çok sonraları İngiliz şair Lord Byron tarafından İç Çekişler Köprüsü adı verilmiş ve o zamandan beri de bu şekilde anılmaya başlamış.

Geriye kalan zamanınızı ise Venedik’te girebildiğiniz her sokak arasına girerek değerlendirin. Yalnızca turistlerin rağbet ettiği gondollora binip şehir turu yapmak istiyorsanız da muhakkak pazarlık yapın. 120 euro’dan fiyatı açıp 70 euro’ya kadar indirebiliyorlar.

Benim olur musun?

Napoli: Napoli, sırf pizzalarının tadına bakabilmek için uğradığımız bir yerdi. Bu nedenle sadecede yarım gün geçirdik. Ama gelmişken şehri şöyle bir turlamayı, Duomo’yu, Castel Nuovo’yu, Quartieri Spagnoli’yi, Palazzo Reale’yi görmeyi ihmal etmedik. Pizzalarının ne kadar harika olduğunu söylemiş miydim?

Pisa ve Siena: Siena da Pisa da Floransa’dan trenle bir saat uzaklıkta ve günübirlik gidilebilecek yerler. Pisa’ya malum, her turist gibi biz de Pisa Kulesi’ni görmeye gittik. Zaten burada görülmesi gereken yerlerin başında gelen Duomo, Pisa Kulesi ve Vaftizhane;  Compo dei Mirocoli çevresinde toplandığı için çok kısa sürede gezebiliyorsunuz. Yalnız Pisa Kulesi’ne çıkmak isterseniz biraz beklemeniz gerekebiliyor. Siena ise bence Pisa’ya kıyasla çok daha güzel ve şirin bir yer. Yine dar sokaklardan oluşan küçük bir yer olması nedeniyle kendisini daha çok sevdim. Şehir içinde 1-2 saat turlamak Duomo’yu, Palazzo Pubblico’yu, Palazzo Piccolomini’yi görmeye yetiyor da artıyor bile. Buraya aslında Palio Festivali zamanında gelmeli ve gelmişken de şarapları mutlaka tadılmalı.

Parco Sempione

Milano: İtalya’da hangi şehre gitseniz karşınıza bir Duomo çıkıyor. Milano’nun da en hareketli kısmı burası. Ayrıca tüm markalar, alışveriş merkezleri bu Duomo’nun çevresinde toplanmış. Modanın ve aynı zamanda İtalya’nın finans merkezi olan Milano, bana kalırsa turistik bir geziden ziyade, alışveriş için tercih edilebilecek bir şehir. Ama görülecek çok güzel yerler de yok değil. Hayatımda gördüğüm en güzel parklardan birini (Parco Sempione) Milano’da gördüm diyebilirim. Sırf bunun için bile gidilmeye değer aslında. Santa Maria delle Grazie’de bulunan Leonardo da Vinci’nin Son Akşam Yemeği’ni de görmek istedik ama bazı yerlere girebilmek için çok önceden rezervasyon yaptırmak gerekiyor. Bu nedenle gidilmek istenilen yerlerin prosedürlerini seyahate çıkmadan önce araştırmakta fayda var. Bunların dışında Galleria Vittorio Emanuele II ve çeşitli müzeler ziyaret edilebilecek yerler arasında.


Floransa: En güzelini en sona sakladım. Floransa sokaklarında gezinirken içimden “Beni bırakın, beni bırakın, beni bırakın bu cadelerde” şarkısını mırıldandığımı hatırlıyorum. Foloransa açık hava bir müze gibi; her yer sanat eseri, her yerde hayranlık uyandıracak bir şey var. İtalya’ya dair en çok, burada geçirdiğim günleri özlüyorum.

Floransa’da görülecek çok şey var. Öncelikle isteseniz de istemeseniz de ilk olarak devasal ve heybetli Duomo’yu göreceksiniz. Kendisini görmezlikten gelmek gibi bir şansınız yok. İtalya’nın en önemli sanat koleksiyonuna sahiplik yapan Uffizi’ye bir girdiğinizde uzun bir süre çıkamayacaksınız. Akşamları dondurmanızı alıp Palazzo Vecchio’ya gidecek ve burada müzik yapan harika bir sokak müzisyenini dinleyeceksiniz. Bütün şehri ayaklarınızın altına seren Piazzale Michelangelo’ya gidip Floransa’yı bir de en tepeden seyredeceksiniz. Galleria dell’Accademia’ya Michelangelo’nun meşhur Davud’unu görmeye gideceksiniz. Hep hareketli ve kalabalık olan Ponte Vecchio’dan geçecek, Piazza Pitti’ye gelecek, buradaki Galleria del Costume di Palazzo Pitti’yi ziyaret edecek ve içerideki tüm kıyafetlere hayran kalacaksınız. (Daha önce burada detaylı olarak yazmıştım.) Yani kısacası tam bir carpe diem hayatı süreceksiniz.


Alışveriş Yap:

İtalya evet, modanın merkezlerinden biri; lakin Prada, Miu Miu, Chanel gibi dev markalardan alışveriş yapmayacaksanız, daha hesaplı bir alışveriş peşindeyseniz çok fazla bir şey bulamayabiliyorsunuz. İtalya gerçekten de giyim konusunda anlamsız pahalı, bu nedenle canım Paris’imi büyük bir özlemle anmadım değil. Bir ikinci el ve vintage delisi olan bendeniz, her zamanki gibi bulunduğu şehirlerdeki vintage butiklerini hemen defterine not etti, kaybola kaybola bir şekilde onları bulmayı başardı, büyük bir heyecanla kapılarını çaldı ama gördüğü fiyatlar karşısında sükut-u hayale uğradı ve elleri boş, kalbi kırık bir şekilde butiklerden ayrıldı.

Ama hiçbir şey alışveriş yapmak isteyen bir kadını durduramaz. Bütün bu zor koşullara rağmen bolca takı, bir çift ayakkabı ve birkaç parça kıyafetle dönmeyi başarabildim. Tabii bir de paket paket makarna getirdim. :)

Kısacası İtalya çok güzeldi ve ben çok eğlendim.

Fotolar: Gizem Dalyan

13 Eylül 2011 Salı

GEZGİN QUEEN: Floransa ve Galleria del Costume di Palazzo Pitti

Roma, Napoli, Milano, Venedik, Pisa, Siena ve Floransa’dan oluşan pek yorucu ama bir o kadar da keyifli olan İtalya tatilimden geçtiğimiz haftalarda geri döndüm. Döndüğümde beni bekleyen harika bir Jamiroquai konseri ile defileler ve partilerle oldukça yoğun geçen bir İstanbul Fashion Week olduğundan blog’da bu tatilden bahsetmeye pek zamanım olmamıştı açıkçası. İtalya’da geçirdiğim 20 günü buraya olduğu gibi aktaramamış olsam da bir şey var ki, değinmemek olmazdı.

İtalya’dan aklım Venedik, kalbim ise Floransa’da kalmış bir şekilde geri döndüm. Floransa’yı o kadar çok sevdim ki, planlanan tatilde Floransa’ya ayrılan gün yalnızca 2 iken, ben o sayıyı 6’ya çıkarıverdim. Bu 6 günün bir gününü de plansızca, elimde harita ya da kitap olmadan, kimseye bir şey sormadan geçirmek istedim. İşte o gün ayaklarım beni Piazza Pitti’ye götürdü. Burada tesadüf eseri Galleria del Costume di Palazzo Pitti’yi keşfettim. Açıkçası içeride ne sergilendiğine dair pek bir fikrim yoktu ama costume kelimesi, giriş biletini almam için yeterliydi. İçeride Gianfranco Ferrè, Givenchy ya da Roberto Cavalli’lerin beni beklediğini bilseydim muhtemelen uça uça, seke seke giderdim.




Galleria del Costume di Palazzo Pitti’nin şöyle bir özelliği var; konu hep moda olsa da içerisinde sergilenen kıyafetler her 2 ya da 3 senede bir değişiyor.  Bu nedenle kendisini bundan böyle sıkıca takip etmeyi, her 2-3 senede bir buraya uğrayarak hem Floransa’ya olan özlemimi gidermeyi hem de bu müzeyi gezmeyi planlıyorum.

Şu anda Galleria del Costume di Palazzo Pitti’de 3 farklı yüzyıla ait kıyafet ve aksesuarların birbirlerine olan benzerliklerine göre gruplara ayrıldığı bir koleksiyon sergileniyor. Böylelikle yüzyıllar arasındaki farklılıklara ve benzerliklere, kadın vücudunun nasıl şekil değiştirdiğine, modanın geçmişten nasıl beslendiğine, zamanında moda olmuş şeylerin yüzyıllar sonrasını nasıl etkilediğine ve esin kaynağı olduğuna şahit oluyor ve mutluluk ile heyecan karışımı bir duyguyla bu zaman yolculuğunun bir parçası haline geliyorsunuz. Gördüğüm hiçbir parçayı unutmak istemediğim için çıkışta kitabını da edindim ve en beğendiğim parçalardan bazılarını scan ederek (her ne kadar kitap zarar görmesin  diye biraz eğri olsalar da) sizinle paylaşayım istedim.




Asla terk etmek istemediğim ve tekrar tekrar başa dönerek toplamda 3 kere baştan gezdiğim bu müzede önce yarı açık ağzımla hayranlıkla incelediğim, sonra tasarımcısına bakmak için yanlardaki bilgileri okuyunca kimin tarafından tasarlandığını öğrendiğim tüm tasarımlar Gianfranco Ferrè’ye aitti. Ama bir tanesi var ki; yarım saat yanından ayrılamadığım, dönüp dönüp tekrar incelediğim için gözetmenler birazdan camı kırıp kıyafeti çalmaya yelteneceğimi düşünmüş olabilirler. O da şu:


Paylaştığım görseller, kıyafetler ve müze hakkında fikir sahibi olunmasını sağlıyor olsa da hiçbiri yakından görmenin tadını vermiyor maalesef. Onlara dokunmayı ve vakt-i zamanında onları giymiş olan kişilerin hislerini tahayyül dahi edemiyorum ama muhteşem bir his olmalı.

Olur da bir gün Floransa’ya yolunuz düşerse burayı mutlaka ziyaret ederek kendinize bu kıyafetleri yakından görmenin keyfini yaşatın. O zaman ne demek istediğimi çok daha iyi anlayacaksınız.

24 Ağustos 2010 Salı

GEZGİN QUEEN: Paris. Petit Palais. Yves Saint Laurent Sergisi.


“Paris. Petit Palais. Yves Saint Laurent sergisi. Kıyafetlerin arasında kendini kaybetmek, tuvalete saklanıp bir geceliğine unutulmayı dilemek.”

20 Temmuz günü “YSL: 40 Years Of Creation” sergisinden çıktığımda, Twitter üzerinden bu sözleri sarf etmişim. Az bile demişim. Oysaki orada, YSL’in elinden çıkma 300 parça kıyafetin arasında, değil bir gece, bir ömür bile geçirebilirdim.

Paris’te geçirdiğim bir aylık sürede birbirinden güzel yüzlerce anı biriktirdim. Hepsini beynimin içindeki hard diske teker teker kaydettim. Ama unutulmasın, zarar görmesin, bilgiler azalmasın diye hangi anını defalarca kaydedip yedeğe aldın, diye sorarsanız; o an, işte bu sergidir.

Bugün Paris’in bana kazandırdıklarından biri olan Agnieszka Gziut’tan bir mail aldım, sergide çektiği ya da çekebildiği birkaç fotoğrafı bana yollamış. Çekebildiği diyorum; çünkü aslında içeride fotoğraf çekmek yasaktı. Bu nedenle ben fotoğraf çekmeye teşebbüs bile etmemiş ve çekemiyor oluşuma da oldukça üzülmüştüm. Agny bu kuralı, ilk başlarda bilmediği, sonrasında da kendini tutamadığı için biraz delmiş. Bunu söylemek ne kadar doğru bilemiyorum ama, iyi ki de delmiş. :)

Sergide duvarlardan birinde şöyle yazıyordu: “Chanel kadınlara özgürlüğü, Saint Laurent ise gücü verdi.”

Gerçekten de öyle değil mi?

Genel Not: Fotoğrafların tümü Agnieszka Gziut’a aittir. İzinsiz çekilir ama izinsiz kullanılamaz. :)

Agny’e özel not: Agny, you know I love you!



4 Ağustos 2010 Çarşamba

GEZGİN QUEEN: Paris'te Alışveriş Bir Başkadır.

Topuklu ayakkabılarıyla bisiklet tepelerinde gezen ya da metronun merdivenlerini arşınlayan, çarşıya, manava bile Marc Jacobs çantalarıyla giden, öğlen yemeğinde bile üzerinden payetli, ışıl ışıl ceketini eksik etmeyen, makyajsız, duru ama son derece stil sahibi kadınları ve sanki az önce bir fotoğraf çekiminden çıkmışçasına bakımlı, şık erkekleriyle hiç şüphesiz ki modanın kalbinin attığı yerdir Paris. Bütün o can yakan markaları görmek için Champs-Elysees’de şöyle bir yürümek, Lafayette’de saatler geçirmek, BHV alışveriş merkezine ya da Forum Des Halles’e uğramak bile bunu anlamak için yeterlidir aslında.

Ama benim gibi alışveriş merkezleri yerine, amaçsızca dolaşırken tesadüfen keşfettiğiniz, minik, şirin butikleri, vintage ve ikinci el mağazaları tercih ediyorsanız, Paris’te kendinizi küçükken annenizin dolabını büyük bir merak ile karıştırırken nasıl hissediyorsanız aynen öyle hissedeceksiniz. St. Paul ve Hotel de Ville çevresindeki her sokağa girmek isteyecek, Etienne Marcel’den çıkmak bilmeyeceksiniz. Buradaki butiklerdeki €5 ya da €10’dan başlayan fiyatları gördükçe hayrete düşecek, büyük ihtimalle Türkiye’deki vintage mağazalarına getirilen kıyafetlerin de bu fiyatlara satın alındığını ve üzerine %100 kar konularak satıldığını fark edince feci halde kazıklandığınızı düşüneceksiniz.

Olur da bir gün yolunuz buraya düşerse diye, ama en çok da kendim ileride hatırlayabileyim diye, kendimce keşfettiğim dükkanların bir listesi:

Free 'P' Star

Free ‘P’ Star: En çok alışveriş yaptığım yer. €5’dan başlayan fiyatları ve vintage kokan kıyafetleriyle tam bir hazine.
61, Rue de la Verrerie 75004. Pazartesi-Cumartesi 11:00-21:00, Pazar 14:00-21:00 arası açık.

Vintage Desir: Fiyatları ve içerisindeki ürünleriyle Free ‘P’ Star’a çok benziyor, birbirinden güzel ürünleriyle insanı kararsız bırakıyor.
32, Rue Des Rosiers Paris 4eme. Her gün 11:00-21:00 arası açık.

Vintage Bar

Vintage Bar: Yves Saint Laurent, Gucci, Christian Dior gibi markaların vintage ürünlerini bulabileceğiniz yer.
16, Rue de la Verrerie 75004. Pzartesi-Pazar 11:00-20:00 arası açık.

Anthony Peto: €80’dan başlayan fiyatları nedeniyle dudak uçuklatsa da şapkaları muhakkak görülmeli.
56, Rue Tiquetonne 75002. Haftanın her günü 11:00-19:00 arası açık.

Eleven Paris Shop: Üzerinde birçok ünlü modelin ve sanatçının resminin bulunduğu birbirinden orjinal tişörtler €20’dan başlayan fiyatlarla burada. Kate Moss’lu olan tabii ki favori.
32, Rue Etienne Marcel 75002. Pazartesi-Cumartesi 11:00-19:00, Pazar 11:30-19:30 arası açık.

Episode

Episode: İlk Paris’e geldiğimde bir günümü geçirdiğim ve vintage babında ilk keşfettiğim yer. Gidilmeli, bakılmalı, hatta bir şeyler satın alınmalı.
Rue Tiquetonne 12-16 75002. Pazartesi 13:00-20:00, Salı-Cuma 11:30-20:00, Pazar 11:00-20:00 arası açık.

Bel Air: H&M’i andırıyor, kurcalandığında çok güzel parçalara rastlanabiliyor.
2, Rue des Rosiers 75004.

Lollipops

Lollipops Paris: Birbirinden tatlı ve şirin aksesuarlarıyla “lollipops” adını aldığına şaşmamalı.
2, Rue Rosiers 75004. Pazartesi 13:30-19:00, Salı-Cuma 10:30-19:00, Pazar 13:30-19:30 arası açık.

Dileme: Fırfırlı elbiseleri, dantelli ceketleriyle romantik görünümü sevenlerin tercihi.
74-76, Rue St. Antoine 75004. Her gün 10:00-19:30 arası açık.

Le Marché aux Puces

Le Marché aux Puces: Antika ürünleri, eski kitap ve dergileri sevenler için bir cennet olabiliyor, eski Vogue'lar , Marie Claire'ler ve Elle'ler arasında insan kendini kaybedebiliyor, hatta dayanamayıp birkaç tane alabiliyor.
140, Rue de Rosiers 93400 Saint-Ouen. Cumartesi 9:00-18:00, Pazar 10:00-18:00, Pazartesi 11:0017:00 arası açık.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...