SineModa etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
SineModa etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Eylül 2012 Pazar

SineModa: Moonrise Kingdom ve Suzy Bishop Stili


The Royal Tenenbaums’u izleyenler Margot Tenenbaum’u yakinen tanırlar. Sinema dünyasının moda ikonlarından birisidir kendisi. Bu hafta sonu yönetmeni, senaristi kimmiş diye bakmadığım Moonrise Kingdom adlı filmi izlerken de 12 yaşındaki Suzy Bishop karakteri için “Resmen Margot Tenenbaums’un çocukluğunu yapmışlar” diye geçirdim içimden. Depresif, sorunlu, gotik halleriyle Suzy, Margot’un birkaç boy küçüğüydü sanki. Filmin ardından “Kimmiş bu harika filmin yönetmeni?” diye bilgisayar başına oturduğumda her şey yerli yerine oturuverdi; çünkü iki filmin yönetmeni de aynı kişiydi.


Suzy ile Margot’u benzetmemin tek sebebi karakterleri ve tavırları değil elbette. Suzy de en az Margot kadar stil konusunda ilham verici. Aslında çok fazla kıyafet değiştirmiyor, tüm film boyunca aynı model elbisenin farklı renklerini giyiyor; kolları ve yakası beyaz olan elbiseler. Bu elbise modeli ise Catherine Deneuve’un Belle de Jour filmindeki siyah YSL elbisesini çağrıştırıyor bana hemen. Bu elbiseyi tamamladığı beyaz dizüstü çorapları, film boyunca “sunday school shoes” diye bahsedilen oxford ayakkabıları ve retro saçlarıyla Suzy Bishop, Margot Tenenbaums kadar stil sahibi bir karakter.


Ben filmi de Suzy’yi de çok sevdim. Bir kere Suzy’nin en sevdiği albüm  Françoise  Hardy’e ait, bir kere Suzy fantastik ve bilim kurgu türünde kitaplar okumayı çok seviyor, bir kere Suzy evden kaçıp ıssız yerlerde kamp yapmaya giderken yanına kamp esnasında ihtiyacı olabilecek şeyleri değil de plaklar, kitaplar gibi en sevdiği şeyleri ve kedisini alıyor, nasıl sevmem. 

Fotolar: Zap2it, W Magazine, Deadspin

19 Mayıs 2012 Cumartesi

SineModa: Paradise Kiss


Nasıl oldu bilmiyorum. Çünkü benim için Japon sineması Takashi Miike ya da Akira Kurosawa gibi isimler demek. Ama bir anda kendimi bir gece vakti Paradise Kiss adlı bir Japon gençlik filmini izlerken buluverdim ve olaylar gelişti.


Filme dair beni cezbeden tek şey, filmin konusunu okurken gözüme takılan kelimelerden biriydi; moda. Ve izlemem için de yeterli bir sebepti. Film bir grup gencin ilişkilerini, hayallerini, kimlik çatışmalarını moda çerçevesinden anlatıyor. Yukari Hayasaka, annesinin yüksek beklentilerini karşılamak ve onu memnun etmek için sürekli ders çalışan, kim olduğundan ziyade annesinin kim olması istediğine odaklanmış kafası karışık bir lise öğrencisi. Bir gün yolda yürürken oldukça farklı bir tarza sahip olan bir çocuk peşine takılıyor. Yukari çocuktan kaçmaya çalışırken bir başkasına çarparak yere düşüyor ve bayılıyor. Gözlerini açtığında ise kendisini bilmediği bir yerde ve ilginç tipli insanların arasında buluyor. Bu ilginç tipli insanlar, “Paradise Kiss” adlı markaları altında tasarımlar yapan moda okulu öğrencileri ve bulunduğu yer de “Paradise Kiss”in atölyesi. Okul festivalinin moda yarışmasına katılacak bu ekip, Yukari’yi modelleri yapmak isteyince Yukari daha önce hiç bilmediği bir dünyanın içine düşüyor ve bu sayede kendini keşfediyor, aşkı buluyor, moda ve modellik dünyasının kapılarını aralıyor.


Paradise Kiss aslında Ai Yazawa’nın 1999-2003 tarihleri arasında yayınlanmış bir mangası. 2005 yılında yayınlanmış 12 bölümden oluşan bir animesi de var. Orjinalinde kurgusu ve sonu filmdekinden çok farklı. Filmin daha eğlenceli ve moda anlamında daha doyurucu olduğunu söyleyebilirim. Çılgın Japon sokak stilini görmek isteyenler, mutlu sonları sevenler, eğlenceli gençlik filmlerinden hoşlananlar filmini; yoğun bir aşk hikayesini izlemek isteyenler, gerçekçi sonların daha inandırıcı olduğunu düşünenler ve her şeyden önce anime sevenler de animesini tercih edebilirler.

Fotolar: World of Yamaguchi Hoshiko, Unlimited Desires, Between Wor(L)ds

27 Nisan 2012 Cuma

SineModa: New Girl Jess


Yıllardır beraber olduğu adam tarafından aldatılmış, 20’li yaşların sonuna gelmiş bir öğretmen denilince kafada biraz sıkıcı ve bezgin bir imaj canlanabilir ama söz konusu New Girl dizisinin başkarakteri olunca işler çok farklı. Neden mi? Çünkü it’s Jess.


Zooey Deschanel’in hayat verdiği Jess Day karakteri komik, eğlenceli, durduk yere şarkılar söyleyen, enerjik, deli dolu bir karakter. Zooey tarafından canlandırıldığı için ayrıca nasıl şirin ve tatlı olduğunun belirtilmesine ise pek gerek yok sanırım. Tüm bu özelliklerinin dışında bir mühim özelliği daha var Jess’in, o da harika bir stile sahip oluşu.


Zooey Deschanel gibi her şeyi kendine yakıştırmayı başarabilen bir isimle zaten 1-0 önde başlıyor New Girl’ün kostüm tasarımcısı Debra McGuire. Ama kendisi de elindeki hammaddenin kıymetini biliyor, onu harika bir şekilde işliyor ve ortaya izlemesi müthiş keyifli, takip edilesi bir stil çıkartıyor.


Jess’in stilinde ilk göze çarpan özellik renkler ve bu renklerin kullanımı oluyor. Birbirine kontrast birçok renk bir arada, ama asla gözleri yormadan kullanılıyor. Debra McGuire bu renk cümbüşünü Crayola kalemlerine benzetiyor ve ekliyor: “Jess’in stili genç, feminen, eğlenceli ve oyuncu.  Ayrıca içinde seksilik de var ama bunu asla gözünüze sokmuyor.”


Jess’in gardırobunun olmazsa olmaz parçaları 50’li yıllara gönderme yapan elbiseler, puantiyeler, rengarenk babetler, kitten heels dediğimiz minik topuklu ayakkabılar, saç bantları ve kemerler. Çok ünlü tasarımcılardan da giyiniyor, H&M ve Forever21 gibi markalardan da.  Vintage parçalar ise favorileri. Söz konusu ayakkabı olunca da en çok Chromatic Gallerie’yi seviyor. 


Debra McGuire “O saçları, o gözleri, o yüzü… Üzerine ne geçirse ışıldıyor” diyor Zooey için. Haklı. Jess de bunun harika bir kanıtı. Renkleri karıştırmaktan korkanlar, lady like stilinde kendisine örnek alacak birini arayanlar günde bir doz almalı.

Fotolar: Tvdea, Zimbio, WWZDW

13 Ocak 2012 Cuma

SineModa: Altbilgi Cevaplıyor!



SineModa’da bu sefer benim kostümlerine ayılıp bayıldığım filmlerden birini mercek altına almıyoruz, onun yerine harika bir konuğu ağırlıyoruz. Blogosferin en keyifli sinema blog’larından biri olan Altbilgi’nin sahibesi Yasemen Karaismailoğlu ile filmler aracılığıyla modadan konuşuyoruz. Benim sorarken, onun cevaplarken çok eğlendiği bu sinemodasal sohbet işte huzurlarınızda. Okurken bizi Midnight in Paris gibi bir atmosferin içinde hayal edin, bu sohbeti de Le Polidor’da gerçekleştirdiğimizi farz edin. J

Black Swan/Elizabeth: The Golden Age/Funny Face

 Gözlerini kapat Yasemen ve bize aklına gelen ilk film sahnesini anlat. Hangi film, hangi sahne ve ne giyiyorlar?

Finding Neverland! Mr. Barrie ve Mrs. Davies, Finding Neverland’e gidiyorlar. (Bu arada biz seyirci ya da belki de sadece ben bol bol gözyaşı döküyoruz.) Barrie’nin üzerinde kırçıllı gri bir ceket-yelek takımı var. Davies ise beyaz askılı gecelik; üstüne de krem rengi, bordo işlemeleri olan kaftan tarzı bir sabahlık giyiyor. Ezbere bildiğim filmlerden bir tanesi, kesinlikle efsanedir!

Breakfast at Tiffany’s ya da The Royal Tenenbaums gibi kült olmuş filmlerin dışında “Pek bahsi geçmez ama aslında şu filmin de kostümleri bence harikadır” diyebileceğin film ya da filmler var mı acaba?

Kesinlikle 2007 yapımı Elizabeth: The Golden Age başı çeker. 16. yy kıyafetlerine, kadınlarına ve tarihin o çetrefilli dönemlerine her zaman merak duymuşumdur. Nitekim 18. yy örneklerinden The Duchess de bu konuda çok başarılı! Herkesin bildiği gibi geçtiğimiz sene vizyona giren Black Swan ve onun unutulmaz kostümleri de var. Gerçi ne yazık ki Oscar’a aday bile gösterilmedi. Her ne kadar Audrey Hepburn denilince akla Breakfast at Tiffany’s gelse de bir ‘Funny Face’ gerçeği vardır ki, bu konuda efsanedir.  Sanırım bu şekilde sayfalarca yazabilirim! J Filmlerin konuları, oyuncuların yetenekleri, senaryonun etkileyiciliği çok önemli ama bence kostüm olmadan hiçbirinin manası yok, kesinlikle tamamlayıcı bir unsur.

Charlize Theron-Oscar 2005/ Cate Blanchett-Oscar 2005/ Helle Berry- Oscar 2002

Oscar, Golden Globe gibi ödül törenlerinin kırmızı halı faslını heyecanla beklemene sebep olan, yaptığı tercihleri her zaman çok beğendiğin oyuncu ya da oyuncular kimler?

Kırmızı halı söz konusu olduğunda Oscar, Golden Globe’u döver! J Senenin en önemli ödül töreni yılın filmlerini seçerken, bir yandan da önümüzdeki sezonların modasını belirliyor. Sadece Oscar’da değil, bütün kırmızı halılarda favorim Cate Blanchett! Her zaman zarif ve şık olmayı başarıyor. Nicole Kidman’ın sade ama iddialı tarzını seviyorum. Son zamanlarda ise Amy Adams, Mila Kunis ve Anne Hathaway kalbimi çalanlardan. Ahh bir de her sene merakla beklediğim Burton ve Carter çiftini söylemeden geçemeyeceğim, çünkü hayal güçleri ve tarzları inanılmaz ve eğlenceli!

Sence gelmiş geçmiş en iyi Oscar elbisesi hangisiydi?

Açıkçası çok zor bir soru ve bu sene Oscar’ın 84.sünün düzenleyeceklerini düşünürsek genelleme yapmakta zorlanacağım bir soru! Ama 2005’teki Oscar Ödül Töreni’nde Cate Blanchett; sarı tek omuz, belden kuşaklı Valentino’su ile ışıl ışıldı. Charlize Theron ise bebek mavisi straplez Gucci’si ile büyüleyiciydi. Ve 2002’de Halle Berry’nin Eli Saab şıklığı oldukça iddialıydı!

Audrey Hepburn- Oscar 1954

Annie Hall? Bonnie Parker? Carrie Bradshaw ya da başka biri? Kendine bir film karakterini moda ikonu olarak seçsen kimi seçerdin ve neden?

Hımm ilk olarak aklıma Love Story geldi. Jennifer kesinlikle stil sahibi bir aşıktı. Nitekim Jennifer’ı canlandıran Ali MacGraw hepimiz için bir moda ikonu. Benim için moda rahatlığın ve şıklığın bir arada olması demek. Eğer giydiklerimin içinde mutlu değilsem, bütün gün surat asabilirim ya da üstümü değiştirmek için bulduğum ilk mağazadan bir şeyler alabilirim. Evet biraz problemli bir durum. Bu yüzden hem rahat hem şık olanı bulmak zor ama Jennifer için öyle değil. Şanslı kız! J Aslında Jennifer demek yanlış olur; Ali MacGraw’u baz alarak konuştuğum her halimden belli.

Kostümlerini en en en çok beğendiğin 5 filmi öğrenebilir miyiz?

Listeleme konusunda büyük sorunlar yaşıyorum, bu yüzden hep ilk aklıma gelenleri söylüyorum: Elizabeth, Funny Face, Love Story, Black Swan, Revolution Road

Hadi biraz hayal kuralım: Bir gün Altbilgi adlı sinema blog’un sayesinde Cannes Film Festivali’ne katılmaya hak kazanıyorsun! Uzunca bir sevinme faslından sonra hemen hazırlıklara girişiyorsun; çünkü kırmızı halıda yürümek hiç de kolay değil. Peki ne giyeceksin? Marchesa? Jason Wu? Ya da vintage bir Valentino? Kıyafetinle, saçınla ve makyajınla kendini o kırmızı halının üzerinde nasıl hayal ediyorsun?

Kesinlikle şahane olurdu ve hayal etmesi bile eğlenceli! J Cannes Film Festivali benim favorim. Fransa’yı çok sevdiğimden mi yok yazın habercisi olduğundan mı bilemiyorum ama Cannes kesinlikle benim favorim! Gündüz için 1954’de Audrey Hepburn’ün Oscar Ödül Töreni’nde giydiği belden oturtmalı, beyaz Givenchy elbisesinin kemersiz halini giymek isterdim. Roger Vivier’dan pudra rengi bir ayakkabı tercih ederdim. Sanki o an toplanmış havası verdirten, ensede dağınık bir topuz yapardım ve makyajda ise sadece gözlerimi ortaya çıkarırdım. Gece için ise şüphesiz tercihim uçuş uçuş Elie Saab ve yine beyaz olurdu! Bu sefer biraz abartmanın sorun olmayacağını düşünerek aksesuarda ve ayakkabıda renklendirme yapardım. Ayakkabı tercihim ise Charlotte Olympia olurdu. Makyajımı doğal tutup, kıpkırmızı bir ruj sürerdim. Saçta ise Taylor Swift’in havalı topuzlarını tercih ederdim. Kendimi ışıl ışıl ve şanslı hissederdim. J

Downtown Abbey

Gelelim dizilerdeki kostümlere… Son dönemlerde bizlere göz ziyafeti yaşatan harika diziler çıktı ortaya; Mad Men gibi, Gossip Girl gibi. Senin favorin hangisi?

Kesinlikle, seyirciyi ve moda sektörünü de oldukça etkiledi. Gossip Girl birçokları gibi benim de favorim ve günümüze uyarlamak oldukça kolay. Bunun yanı sıra Downton Abbey, dönemini oldukça iyi yansıtan bir dizi ve Boardwalk Empire da tam bir ilham perisi.

Şimdi bir hayal daha kuralım ve bu sefer de seni yönetmen koltuğuna oturtalım: Hangi oyuncularla, hangi kostüm tasarımcısıyla çalışır ve filminin hangi dönemde geçmesini isterdin?

Hımm…Hımmm.. Cate Blanchett, Tilda Swinton, Johnny Depp, Ryan Gosling, Çetin Tekindor, Zerrin Tekindor, Haluk Bilginer, Natalie Portman, Morgan Freeman ilk aklıma gelenler. Hepsiyle nasıl bir proje yaparım bilmiyorum ama hepsiyle çalışmayı çok isterdim.  Büyük ihtimal bir dönem filmi olurdu, 16. yy’da geçen taht savaşlarını konu alabilirdik. Elizabeth’in kostüm tasarımcısı Alexandre Byrne ile çalışmak isterdim, zira kendisi Finding Neverland’in de kostüm tasarımcısı ve o film benim en favori filmimdir.

Fotolar: Imdb, InStyle, Lawless & Lace, Telegraph, Vogue, The Chapel

7 Aralık 2011 Çarşamba

SineModa: The Tourist'in Filmin Ötesine Geçen Kostümleri


“Chanel ne yapsa giyerim” tarzı bir düşünce ile yaklaştım The Tourist filmine; “Johnny Depp ne yapsa izlerim.” Başka türlü muhtemelen asla izlemeyeceğim bu filmi işte bu şekilde izlemiş oldum. Kanımca vasat bir film; yani sonuçta elinizde Angelina Jolie ve Johnny Depp var, çok daha iyisini yapabilirdiniz. Ama yine de izlediğime pişman değilim, aksine “İyi ki de izlemişim” dememe sebep olacak bir şey var; Angelina Jolie ve tüm film boyunca giydiği muhteşem kıyafetler! Filmin Avrupa’da en sevdiğim iki şehir olan Paris ve Venedik’te geçiyor olması da cabası.

Filmin kostüm tasarımcısından başlayalım önce. Collen Atwood; üç Oscar ödülü sahibi, Tim Burton’ın favorisi, Hollywood’un göz bebeği bir kostüm tasarımcısı. Hal böyle olunca ortaya çıkan görsel şölen kesinlikle bir tesadüf değil. İşte bu kadın, üç Oscar heykelciğini de kucakladığı aynı sihirli elleriyle Angelina Jolie’ye dokununca, zaten güzel olan Angelina Jolie belki de olabilecek en güzel Angelina Jolie’ye dönüşmüş.


Collen Atwood; bu filmin kostümlerini tasarlarken Alfred Hitchcock filmlerinden esinlenerek, o filmlerdeki görüntünün modern versiyonunu yaratmaya çalışmış. Filmde kullanılan gri vintage Charles James elbise dışındaki tüm tasarımlar Collen Atwood’a ait. Atwood o gri elbise için şöyle diyor; “Mükemmel bir kesimi vardı, görür görmez karakter için harika olabileceğini anlamıştım.”


Angelina Jolie’nin canlandırdığı gizemli karakter Elise Ward ile üzerinde krem rengi harika bir ipek elbise varken tanışıyoruz. Elbiseyi tasarlarken bir diğer efsanevi kostüm tasarımcısı olan Irene Lentz’in bir tasarımından ilham almış. Elbisenin üzerine doladığı şal ise tamamen Atwood’un kendi fikri. Elbisenin orjinalinde ceket de varmış ama Atwood ceket yerine şal kullanmanın çok daha seksi olacağını düşünmüş; sonucu gördükten sonra kendisine katılmamak elde değil.


Kullanılan renkler beyaz, camel, siyah, gri gibi hep yalın ve yumuşak renkler ama aynı zamanda asil ve zarif. Yani tıpkı Atwood’un yaratmak istediği stil gibi; minimal şıklık. Angelina’nın kırmızı rujunu sürerek giydiği uzun beyaz elbise de, inci kolyesi ile tamamladığı ve 50’lerin zerafetini modernize ederek günümüze taşıyan siyah takımı da hep bunu yansıtmayı amaçlıyor. Başarıyor da.


Şüphesiz ki filmin en eşsiz parçası da Angelina’nın filmin sonlarına doğru giydiği ve filme konsantre olmamı engelleyecek güzellikteki siyah elbisesi. Bu elbise ile beraber taktığı elmaslarla bezeli kolye ise Robert Procop’un antik bir tacı böylesine muazzam bir parçaya dönüştüren usta ellerinin eseri.

Filmde kullanılan ayakkabılar ise Salvatore Ferragamo imzasını taşıyor. Metal topuklu ve süet olan bu ayakkabılar bu film için özel tasarlandılar ve bilin bakalım ne adını aldılar; tabii ki Elise.

Fotolar: Clothes on Film, Nurweb, IMDb, Molempire

10 Kasım 2011 Perşembe

SineModa: The Godfather ve Kay Corleone

Ekşi Sözlük’te biri The Godfather için şöyle demiş: Bence filmler The Godfather ve diğerleri olmak üzere ikiye ayrılır. IMDb’nin Top 250 listesinin en üst sıralarında yer alması ve buradaki yerini yıllardır koruması da, böyle düşünen daha pek çok insanın olduğunu çok net bir şekilde gözler önüne seriyor. Marlon Brando, Al Pacino ve Robert de Niro gibi üç büyük ismi bir seride buluşturmasıyla, harika soundtrack’iyle, Al Pacino’nun Michael Corleone’nin kolej çocuğundan bir mafya babasına olan o geçişini akıl almaz bir başarı ile canlandırmasıyla, mükemmel senaryo ve kurgusuyla, Marlon Brando’nun her zamanki gibi Marlon Brando oluşuyla The Godfather üçlemesi, gelmiş geçmiş en “baba” film olarak anılmayı sonuna kadar hak ediyor.

James Brown’ın “It’s a Man’s World” adlı şarkısını bu filmi tanımlamak için kullanabiliriz aslında. Filmde kadınların oldukça geri planda kaldığı, erkek egemen bir tablo ile karşılaşıyoruz. Ama bütün bunlara rağmen gerek duru güzelliği, gerek saçları ve gerek giydikleriyle aradan sıyrılan ve parıldayan bir kadın var; o da Kay Corleone rolüyle karşımıza çıkan Diane Keaton. Giydiği kıyafetler o kadar göz alıcı ve Diane Keaton baştan sona o kadar ilham verici ki, SineModa bunu es geçemezdi. Ayrıca saf bir genç kızdan mafya eşi olmasına uzanan süreci tek tek giydiği kıyafetler üzerinden okumamıza olanak veren styling çalışması da ayakta alkışlanacak derecede başarılı.



Kanımca en başarılı kostümleri gördüğümüz ilk filmin kostüm tasarımcısı Anna Hill Johnstone. Kay ile ilk defa Michael’ın kardeşinin düğününde tanışıyoruz. Burada giydiği geniş beyaz yakalı, turuncu renkli uzun elbisesi ve kafasındaki şapkasıyla daha ilk sahneden çevresindeki herkesten farklı olduğunu bizlere gösteriyor. Ayrıca bu kıyafeti bence Diane Keaton’ın canlandırdığı bir diğer karakter olan Annie Hall’un yelekli, kravatlı maskulen kıyafeti kadar kült olmayı da hak ediyor. Serinin ilk filminde dikkat edilmesi gereken bir diğer husus da şu: Kay’in her kıyafeti mutlaka kırmızı ya da turuncu tonlarında gidip gelen bir detay içeriyor. Başlarda tamamı turuncu ya da kırmızı olan kıyafetlerle karşımıza çıkarken, film ilerledikçe bu renkleri yalnızca kemer gibi küçük detaylarda görmeye başlıyoruz. Bu renklerin giderek azalıp en sonunda yok olmasıyla sanırım Francis Ford Capolla bizlere Corleone ailesinin Kay üzerindeki etkisini, nasıl kendi olmaktan çıkıp Corleone ailesine adapte olduğunu anlatmaya çalışıyor.


Serinin ikinci filminin kostüm tasarımcısı ise Theadora Van Runkle. Bu filmde saçları koyulaşmış; bej, siyah gibi renkleri tercih eden; ilkine göre daha az dikkat çeken bir Kay Corleone var. Giderek renksizleşen giyim tarzı serinin ikinci filminde doruklara ulaşmış. Ama bu filmin başlarında giydiği lila rengi bir elbise var ki, Diane Keaton’ın zerafetiyle de birleşince ortaya çıkan Kay Corleone tek kelime ile kusursuz olmuş.


Serinin üçüncü filminde artık yaşı oldukça ilerlemiş bir Kay Corleone ile karşılaşıyoruz. Kötü bir evlilik geçirmiş, çocuklarından uzun yıllar ayrı kalmak durumunda kalmış, bu yüzden içten içe mutsuz olan Kay Corleone’nin iç dünyası kıyafetlerine de yansıyor. Serinin sonuncu filminde Kay’i genelde toprak tonları ve ceket-etek takımları içinde görüyoruz. Bu filmin kostüm tasarımcısı ise Milena Canonero.

Bu filmlerin her şeyden önce bir erkek filmi olarak görülmesi nedeniyle başka bir gözle izlenmesinden olsa gerek, Kay Corleone'nin bütün seri boyunca göstermiş olduğu şıklık gözden kaçırılmış olmalı. Yoksa bana kalırsa bu film serisi; en iyi mafya filmi, en iyi film gibi ünvanlarının yanına bir de modasal anlamda en başarılı filmlerden biri olduğunu da eklemeli. Bu yüzden bugün kendinize reddemeyeceğiniz bir teklif yapın ve bu yazıdan hemen sonra The Godfather'ı izlemeye başlayın.

Fotolar: Chicago Sun-Times, Proparchives, Fuck Yeah Al Pacino and Diane Keaton

26 Eylül 2011 Pazartesi

SineModa: Desert Flower

Blog’daki SineModa’nın başlangıcı geçtiğimiz yıla tekabül ediyor. Moda ile sinemayı buluşturan bu köşe, bir yarışma ile başlamış ve StyleBoom ile Onur Yüksel’i Gilda ve Mr. Blonde olarak ağırlamıştı. Ben istedim ki bu köşe bir şekilde devam etsin ve moda ile beyaz perdenin buluştuğu bir yer haline gelsin. Beyaz perdede karşıma çıkan çarpıcı kostümler, bir dönemin modasını harika yansıttığını düşündüğüm dönem filmleri, ucundan kıyısından moda ile ilgili olduğuna inandığım her dizi ya da film SineModa çatısı altında toplansın. Üniversitede okuduğum bölüm itibarıyla da sinema, oldukça haşır neşir olduğum ve en az moda kadar ilgimi çeken bir konu. Bilgisayarım ‘Modayla İlgili Filmler’, ‘Beyaz Perdedeki İkonik Elbiseler’ gibi başlıkları olan word dosyaları ile dolu. Ve bugün kendime dedim ki; bunları neden paylaşmıyorum?


Desert FlowerWaris Dirie’nin aynı adlı otobiyografik kitabından uyarlanan bir film. Waris, kızların sünnet edilmesinin bir gelenek haline geldiği bir ortamda dünyaya geldiği için 3 yaşında sünnet edilen, 13 yaşında evlendirilmek istenince ailesinin yanından kaçan ve en sonunda Afrika’yı terk edip Londra’ya gelen Somalili genç bir kadın. Filmde onun Afrika’dan ayrıldıktan sonraki mücadelesini, kendi ayakları üzerinde durma çabasını, yaşadığı zorlukları ve duygusal bocalamalarını izliyoruz. Kadın sünneti gibi akıl almaz bir soruna da parmak bastığı ve gerçek bir hikayeden uyarlandığı için oldukça iç burkan bir film olduğunu baştan söyleyeyim.


Liya Kebede ve Waris Dirie

Peki moda bunun neresinde? Hemen açıklayayım. Waris Dirie, Terence Donovan adlı tanınmış bir fotoğrafçı tarafından keşfedilmiş; Vogue, Elle, Glamour, Harper’s Bazaar gibi dergilerin kapağını süslemiş; Milano, Paris, Londra ve New York’taki moda haftalarında podyumda boy göstermiş zamanının önemli modellerinden birisi aynı zamanda. Filmde modelliğe nasıl başladığına ve kariyerindeki yükselişine de şahit oluyoruz. Daha da önemlisi Waris Dirie rolünde karşımıza etnik güzelliğiyle her daim markaların ilgisini çekmeyi başarmış, oldukça başarılı bir model olan Liya Kebede çıkıyor. Yani kısacası modayı, saçma sapan geleneklerin kurbanı olmuş kadınları ve bir kadının ayakta kalma mücadelesini ilginç bir şekilde sentezleyen bu film izlenmeye değer.



Fotolar: Models Blog, Helium Magazine

15 Kasım 2010 Pazartesi

SineModa'da Bu Hafta: Onur Yüksel (Blogger)

“Beni rüyanda bile öldürsen, uyandığında özür dilemen gerekir” cümlesi senin için hiçbir anlam ifade etmiyorsa; hatta bu cümlenin çeşitli versiyonlarını hazırlayıp; eşe, dosta, sevgiliye, arkadaşa günlük hayatta bir kere dahi olsa söylemediysen; Like A Virgin şarkısını dinlerken gözünün önünde bir bakire yerine bir fahişe canlanmıyorsa; garsona bahşiş bırakma üzerine saatlerce konuşulabileceğine dair şüphelerin varsa; kahverengi dendiğinde, bir renkten ziyade, aklına ilk olarak bok, hemen akabinde de Quentin Tarantino gelmiyorsa; hepinizin kulaklarını keseceğim, pardon çekeceğim.

Reservoir Dogs, Quentin Tarantino’nun ilk filmi; yani Pulp Fiction’ı, Natural Born Killers’ı, Kill Bill’i ileride hayatımıza sokacak olan adamın. Bu film; düşük bütçesine rağmen sahip olduğu şahane oyuncu kadrosuyla, artık Tarantino’nun imzası haline gelmiş bol kanlı sahneleriyle, aklımıza kazınan kulak kesme hadisesiyle, ilginç diyaloglarıyla ve enfes müzikleriyle bağımsız sinemanın en önemli filmlerinden biri haline gelmiş ve birçok kişinin arşivinde ayrı bir yere sahip olmuştur.

O kişilerden biri de Onur Yüksel, ya da gerçek adını vermeyip, sadece Mr. Blonde demeliyim.

Mr. Blonde’un aşağıdaki fotoğraflarına bakmadan önce Stuck In The Middle With You şarkısını açın. Havaya girin, ama çok da değil. Birileri kulağını kaybetsin istemeyiz.

Michael Madsen (Mr. Blonde)

Onur Yüksel (Mr. Blonde)

Neden Rezervuar Köpekleri’ni seçtin Onur?

Tarantino'nun sinemaya getirdiği dağınık kurgu yaklaşımını çok takdir ediyorum ve benim için siyah ince kravat demek Rezervuar Köpekleri demek.

Bu çekim için nasıl hazırlandın?

Çok yoğun bir dönem içinde bocalıyordum ve kısa sürede karar verip fotoğraflamak gerekiyordu. Film hazır, kıyafet de -zaten- dolabımda sabit duranlar arasında olunca doğru pozu vermek kaldı; lakin poz verme kısmı çok zor, “Hiç öyle göründüğü gibi değil,” derler ya, aynen öyle. Şimdi de Kenya yolculuğu için son hazırlıkları yapıyorum, birazdan yola çıkacağım. :)

Filmin en sevdiğin sahnesi?

Mr. Blonde'un Mr White 'a “Are you gonna bark all day little doggie or are you gonna bite?” dediği an. Kısa ve net.


Peki filmin en sevdiğin karakteri ve neden?

Mr. Blonde, çünkü stil sahibi. Filmdeki ana karakterlerin hepsi aynı takımı giyiyor; lakin hepsinde duruşu farklı. Bu duruş farklılığında vücut yapıları ne kadar etkili ise karakterlerin kişilikleri de bir o kadar etkili.

Sence bir erkeği en çekici gösteren kıyafet takım elbise midir?

Takım elbisenin bir erkeği çekici göstereceğini söylemek zor, ama yanlış seçilmiş bir takımın erkeği mafya üyesi gibi göstereceği kesin. Kıyafet seçerken o an moda olanı seçmek çok riskli, aslında sizin seçtiğiniz bir kıyafeti değil de moda olanı basmakalıp taşımak ne kadar eğlenceli ve size özgü olabilir ki.

Soracağın soru ile bir kişi Tiglon’dan Sex And The City 2 dvd’si ve çantası kazanacak. Haydi sor bakalım.

Rezervuar Köpekleri’nde serseri görünümü takım elbise ile başarılı bir şekilde birleştiren Betsy Heimann, Tarantino’nun başka hangi filminde çalışmıştır?

----------------------

*İpucu: Uma Thurman
*Kazanan kişi; doğru cevabı yorum olarak bırakan kişiler arasından random.org kullanılarak belirlenecek olup, 3 Aralık tarihinde bu yazının altına eklenecektir. Yorumunuza mail adresinizi de eklemeyi ve Twitter üzerinden yazının linkini paylaşıp, sonuna @gizemdalyan 'ı eklemeyi unutmayın.
*Fotoğrafların hepsi Onur Yüksel tarafından bu blog için çekilmiştir. Lütfen onlara danışmadan, izinsiz kullanmayınız. 



Kazanan:Modacı

3 Kasım 2010 Çarşamba

SineModa'da Bu Hafta: StyleBoom (Blogger)

Chuck Palahniuk “Aynen paranın iktidar unsuru olması gibi, aynen silahın iktidar unsuru olması gibi, güzellik de bir iktidar unsurudur” der Görünmez Canavarlar adlı kitabında. Çok haklıdır.

Yönetmenliğini Charles Vidor’un üstlendiği Gilda adlı film; paranın ve silahların konuştuğu bir dünyada güzelliğiyle var olmaya çalışan, erkekler üzerinde iktidar sağlamak için güzelliğini ve cazibesini kullanan bir kadını, Gilda’yı anlatır. Rita Hayworth’un canlandırdığı Gilda karakteri, her tip kadının mükemmel bir bileşimi gibidir sanki. Güçlü ama kırılgandır, başına buyruk ama korkaktır, seksi ama naiftir, zeki ama fevridir.

Tanıdığım bütün erkekler Gilda’ya aşık oluyor, ama sabahları benimle uyanıyorlardı” der Rita Hayworth. Çünkü öyle bir karakter yaratmıştır ki, karakterin yaratıcısı bile onunla yarışamaz hale gelmiştir. Çünkü bu kadın öyle bir kadındır ki; sadece eldivenini çıkararak erotik sinema tarihine adını altın harflerle yazdırabilir, tarihin en önemli striptiz sahnelerinden birine tamamen giyinik olmasına rağmen sahip olabilir.

Evet, Gilda çekileli 64 yıl oldu ama o hiç eskimeyecek. Rita Hayworth 1987 yılında aramızdan ayrıldı ama Gilda hiçbir yere gitmeyecek. Çünkü o herhangi bir döneme ait olmayan bir kadın; o gelip geçici olmayan, zamanla eskimeyen, zamanla işi olmayan bir kadın. İnanmıyor musunuz? O zaman bir 1946’daki Rita Hayworth’un, bir de 2010’daki StyleBoom’un Gilda’sına bakın. Gilda'yı bir de StyleBoom'un ağzından dinleyin. O zaman ne demek istediğimi anlayacaksınız.

Rita Hayworth(Gilda) -1946

StyleBoom(Gilda) -2010

Gilda filmini senin için bu kadar özel kılan şey nedir Boom?

Bir kadını çekici, alımlı ve hatta güzel gösteren şeyin o kadının içinde, saçını savuruşunda, kocaman gülüşünde, vücut dilinde ve kendine güveninde olduğunu anlatıyor Gilda bana. Gilda benim için hayat bazen siyah beyaz da olsa, siyah klasik bir elbiseyle, saatlerce uğraşılmamış dalgalı saçlarla, fazlalıklar olmadan olağanüstü görünebilmek demek. Ayrıca bu sahnede söylenen şarkıyı da çok manidar buluyorum. :) Üstelik en sevdiğim filmlerden biri olan Shawshank Redemption’da karşıma çıkmasıyla da bir kez daha beni benden almıştır. :)

Gilda olabilmek için nasıl hazırlandın?

Öncelikle hemen Styleboom için birlikte çalıştığım müthiş bir fotoğraf sanatçısı olan Tolga Günay'ı aradım ve uygun olup olmadığını sordum. Tabii bu sahneyi ve Gilda'yı ikonikleştiren o muhteşem siyah saten elbise ve uzun eldivenler. Böyle bir elbise için hiç düşünmeden en iyisine, Gamze Saraçoğlu’na bir mail attım ve senden, projenden bahsettim; çok heyecanlandı ve inanılmaz uygun bir elbisesi olduğunu müjdeledi. Bu enfes elbise Gamze Saraçoğlu'nun “Müsvedde” isimli koleksiyonundan. Uzun eldivenleri almak için ise İstiklal yollarına düştüm ve Halloween partilerinden sebep kazıklanarak Aznavur Pasajı'ndaki bir dükkandan da onları aldım. :) Akabinde o sahneye çok uygun bir mekan arayışına girdim; ama pazar günü Taksim’de yaşanan tatsızlık mekanı son anda değiştirmek durumunda bıraktı beni. Tam hüzünlere gark olmuştum ki, muhteşem dekoruyla Etiler Sarıhan Gusto bana ve yalvaran gözlerime kapılarını açtı. :)

Bir günlüğüne de olsa Gilda olmak nasıl bir duyguymuş?

Olağanüstü. Çekimi yaparken o meşhur şarkıyı da çaldık, ben iyiden iyiye havaya girdim. Her ne kadar çok uzak bir ihtimal olsa da bir gün saçlarımı boyatacak olursam Gilda kızılı olmak istiyorum. :)


Gilda filminin 1946 yılında çekildiğini düşünecek olursak 40’lı ve 50’li yılların modasına ayrı bir ilgi duyduğunu söyleyebilir miyiz?

Kesinlikle! Özellikle 50’ler benim “modasal” olarak yaşamak istediğim yıllar. 40’lardan 80’lere kadar ilerleyen süreçte modanın geçirdiği evrim neredeyse her kademede hoşuma gidiyor ve benim için 80’lerle hayal kırıklığı başlıyor. Ben “şık”lığı seviyorum. :) Gilda’yı ise moda ne kadar değişken olursa olsun, ne kadar kendini yenileyip yenileyip arada tekrara kaçarsa kaçsın bazı parçaların asla eskimeyeceğini söylemek için seçtim. Tıpkı o sahnede Gilda’nın üzerindeki elbise gibi.

Filmin en sevdiğin sahnesi?

İlk olarak bu seçtiğim sahne, bir de Gilda ve Johnny’nin evde verilen partide sürekli atıştığı o aşk-nefret–iğneleme sahnesi. Bu filmle Casablanca arasında gidip gidip geldim ama sahneye yenik düştüm. :)

Bir kişi, soracağın soruya verdiği doğru cevapla Tiglon'dan Sex And The City 2 filminin dvd'sini ve tişörtünü kazanacak.  Öyleyse haydi şimdi sor, sor, sor.

Benim de elimden geldiğince becermeye çalıştığım bu ikonik sahnenin  başrollerinden biri de esasen Gilda’nın söylediği o enfes  ve manidar şarkıdır. Bu şarkının isminin ne olduğunu sormak istiyorum.

--------------------------

*İpucu: Sorunun cevabı icin sözlüklere bakabilirsiniz. 
*Kazanan kişi; doğru cevabı yorum olarak bırakan kişiler arasından random.org kullanılarak belirlenecek olup, 10 Kasım tarihinde bu yazının altına eklenecektir. Yorumunuza mail adresinizi de eklemeyi ve Twitter üzerinden yazının linkini paylaşıp, sonuna @gizemdalyan 'ı eklemeyi unutmayın.
*Fotoğrafların hepsi Tolga Günay ve StyleBoom tarafından bu blog için çekilmiştir. Lütfen onlara danışmadan, izinsiz kullanmayınız. 

Kazanan: Çılgın Eltiler ( Yorumları silmeyi sevmediğimden önce doğru cevapları yayınlayıp, çekilişi yaptıktan sonra diğerlerini de yayınladım. Yanlış anlaşılmasın.)

 Rita Hayworth fotosu: Blog Demais
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...