Size Magazine etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Size Magazine etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Ekim 2011 Salı

Bir İfade Biçimi Olarak Moda


Nedir moda? Dillere pelesenk olmuş tanımıyla insanın kendine yakışanı giymesi mi? Sözlük anlamıyla değişiklik gereksinimi veya süslenme özentisiyle toplum yaşamına giren geçici yenilik, belirli bir süre etkin olan toplumsal beğeni mi? Paulo Coelho’nun Kazananlar Yalnızdır adlı kitabında dediği gibi ‘Ben sizin dünyanızdanım, sizinle aynı üniformayı giyiyorum, bu nedenle beni vurmayın” deme biçimi mi? İnsanları tüketime teşvik eden, hatta buna zorlayan başlıca araçlardan biri mi? Her 6 ayda bir bizlere söylenen bir yalan mı? Her sezon ne giyeceğimizi, nasıl gözükmemiz, nasıl olmamız gerektiğini bize dikte eden bir diktatör mü? Körü körüne takip ettiğimiz bir akım mı? Bir ihtiyaç mı? Yoksa Barbaros Şansal’ın da dediği gibi insanların cinsel, dinsel, fiziksel, kültürel, ekonomik ve siyasi haberleşme biçimine verilen olgunun adı mı?

Latincede oluşmayan sınır anlamına gelen modus kelimesinden türeyen moda, sadece bir giyinme kültürü olmanın ötesinde, aynı zamanda günlük hayatta kullandığımız bir sözsüz iletişim aracı, bir ifade biçimidir. Giydiklerimiz; iletişim sürecinde kullandığımız öğelerden biri, birer sembol, karakterimizin dışa vurumu ya da insanların bizi algılamasını istediğimiz şekilde kendimizi yansıtmaktır. Sözlerden önce giydiklerimizle ‘ötekilere’ mesaj yollarız. Giydiklerimiz aracılığıyla diğer insanlarla inançlarımızı, tuttuğumuz takımı, cinsel kimliklerimizi, siyasi görüşümüzü, ekonomik durumumuzu paylaşırız. Bu bağlamda moda aslında kim ve ne olduğumuzu başkalarına söylemek, ben buradayım demektir. Bir birey olarak kendimizi diğerlerinden ayırmak demek olduğu gibi, aynı zamanda kendimiz gibi olanlarla da iletişime geçmek demektir. Dünyaya kıyafetler aracılığıyla söyleyecek bir şeylerimizin olmasıdır. Bir dildir.


Bu oluşmayan sınırı oluşturan ise aslında bizim zevklerimiz, düşüncelerimiz, tercihlerimiz ve inançlarımızdır. Tuttuğumuz takımın formasını giyip, diğer bütün takımların formasını giymeyi reddetmek, kendi kendimize belirlediğimiz bir sınırı ifade eder. Yani, aslında… Öyle olmalıdır.

Ama gerçekte öyle mi? Mesela Taksim’in göbeğinde Beşiktaş’ın renkleri olan siyah-beyaz bir eşofman altı giydiğiniz için öldüresiye dövülebilirsiniz. Türbanlı olduğunuz için okulunuza alınmama tehlikesiyle karşılaşabilirsiniz. Ya da en basitinden, erkek olduğunuz için pembe renkli bir şeyi giymeden önce on defa düşünmelisiniz. Mini eteğinizle sokağa çıkarken tecavüze ortak olduğunuzu bilmelisiniz. Yani sansür sadece Youtube’da mı? Blog’ların kapatılmasında mı? Basılmamış kitapların toplatılmasında mı? Moda aynı zamanda bir ifade biçimiyse ve ifade özgürlüğümüz yoksa, giydiklerimizde ne kadar özgür olabiliriz? Ya da şöyle sorayım: Eşcinselliğin bir hastalık olarak nitelendirildiği, cinsel kimliklerimizi saklamamız gerektiğinin öğretildiği, kitapların, dergilerin yasaklandığı, düşünmenin bir suç olduğu ve ifade özgürlüğünün olmadığı bir toplumda yaşarken ne kadar kendimiz olabiliriz? Bu ‘oluşmayan’ sınırı kimler oluşturuyor, çizgilerini kimler çiziyor? Hem de bizim adımıza, bizim yerimize.

Sansür güneş gözlüğü

Siyah-beyaz fotoğraflar iyidir ama insan bazen kırmızıyı da görmek ister, maviye de ihtiyaç duyar, canı bazen sarı çeker. Bu renklerin birbiriyle karışmasıyla başka renkler çıkar ortaya, renkler çoğalır, hayat renklenir ve inanın bana turuncu, pembe ya da başka bir renk olmayı istemek suç değildir.

Hayatı renkleriyle kabul edebildiğimiz, renklerden korkmadığımız bir yer hayal ediyorum. Hayal ama, belki gerçek olur.

*Bu yazı Size Magazine #4: Sansür için yazılmıştır.

Fotolar: Buzznet, Hyperallergic, What The Cool

28 Mayıs 2011 Cumartesi

MCQUEEN OLMAK


Düşünün, gelmiş geçmiş en iyi tasarımcıların kim olduğu düşünüldüğünde isminiz ilk akla gelen isimler arasında yer alıyor. Kırk yıllık hayatınız çok az insanın sahip olabileceği başarı hikayeleri ile dolu. Moda dünyasının aykırı kişiliği, holiganı, sınır tanımayanı, yaramaz çocuğu olarak anılıyorsunuz ve sizinle mukayese edilebilecek alternatif bir isim dahi yok; çünkü siz Alexander McQueen’siniz.

Düşünün, Central Saint Martins’ten mezunsunuz. John Galliano’nun ardından Givenchy’nin baş tasarımcısı seçiliyorsunuz. ‘Homogenic’ adlı albümünün kapağı için Björk ile çalışıyor, hatta ‘Alarm Call’ adlı videosunun yönetmenliğini üstleniyorsunuz. Üst üste tam dört kez “Yılın İngiliz Modacısı” ödülüne layık görülüyor ve sonunda kendi markanızı oluşturuyorsunuz. Sarah Jessica Parker, Kate Moss, Lady Gaga, Nicole Kidman, Charlize Theron ve Naomi Campbell ise sizin tasarımlarınızı tercih eden isimlerden sadece birkaçı.

Buraya kadar Alexander McQueen olmak, dünyadaki tüm kapıları açabilen bir anahtarı elinizde tutuyormuş gibi hissettirmiş olmalı ya da dünyanın her yerinde özel ve ayrıcalıklı olabileceğiniz bir vip karta sahipmiş gibi. Ama bu sayılanlar işin sahne önündeki gösterişli kısmı, ekrana yansıyan eğlenceli tarafı. Çünkü aslında herkes birden fazla yaşam sürer. Çünkü McQueen’in eski eşi George Forsyth’nın da dediği gibi, insanlar Alexander McQueen’i sadece başarılı bir moda tasarımcısı olarak gördü; oysaki onun başka yönleri de vardı ve kimse bunları görmek için çabalamadı.


Şimdi yeniden düşünün. Düşünün ki sürekli yaratıcı olmak, üretmek, kendinizi tekrar etmemek ve hep daha iyisini yapmak zorundasınız. İnsanların, her başarılı insandan olduğu gibi, sizden de beklentileri oldukça büyük. Etrafınız bunca insan ve zenginlik ile çevriliyken, aslında kendinizi son derece yalnız hissediyorsunuz. Çünkü biliyorsunuz ki işin eğlenceli kısmı bittiğinde, parti sona erdiğinde, insanlar evlerine dağıldığında tek başınıza kalacaksınız. Üstelik çok değer verdiğiniz bir arkadaşınız intihar etmiş, annenizi ise kısa bir süre önce kaybetmişsiniz.

Bu birbirinden tamamen zıt iki yaşam arasında bağlantıyı kurmak oldukça zor olmalı; moda dünyası gibi acımasız, ikiyüzlü bir sektörde tutunup var olabilmek ve kendi içindeki sorunlara tek başına göğüs germek.


11 Şubat 2010 tarihinde Alexander McQueen’in kendini asarak intihar ettiği haberi internete düştüğünde, sosyal medyada her gün birisinin öldüğüne dair çıkan yalan haberlere çok alışkın olduğumuzdan, ilk başta inanamadık. Ayrıca Alexander McQueen gibi kariyerinin zirvesinde, her şeye sahip olduğunu düşündüğümüz bir tasarımcının kendini öldürmüş olabileceği ihtimalini aklımız almıyordu; ama haber ne yazık ki doğruydu.

Alexander McQueen aramızdan ayrılalı tam bir yıl oldu. Daha önce hiç kullanılmamış form ve şekilleri tasarımlarında kullanarak ve yaratıcılığın sınırlarını zorlayarak moda dünyasına çok şey kattı. O, bir tasarımcıdan ziyade bir sanatçıydı. Bu nedenle yakın arkadaşı Daphne Guinness’in şu sözlerine katılmamak mümkün değil: “Eğer tasarımcı McQueen ise ve siz modanın bir sanat olup olmadığını sorguluyorsanız, cevap şu olacaktır: EVET.”

* Bu yazı Size Magazine #2 için yazılmıştır.

14 Şubat 2011 Pazartesi

Kürk


The September Issue filminde 300 milyar dolarlık küresel moda endüstrisinin en önemli şahsiyeti diye bahsedilen, moda dünyasının tanrıçası Anna Wintour, “Bu kış kürk giyilebilecek mi?” sorusuna aynen şöyle cevap veriyordu: “Kürk, her zaman bir şekilde kullanılır. Ben şahsen sırtıma bir tane atacağım!” Aynı kişi, Paris’teki bir Chanel defilesine katıldığı sırada gerçek kürk karşıtı birisi tarafından yüzüne tofulu bir turta fırlatılmak suretiyle protesto edildiğinde de şu sözleri sarf etmişti: “Daha fazla kürk giyin.”

Evet, moda dünyasının İncil’i Vogue’un editörü, Tanrıça Anna Wintour böyle buyuruyor. Biz dini moda olan kullarına da dediğini yapmak düşüyor. Ve bilirsiniz; tanrılar, öyle ya da böyle, hayvan kurban etmeyi pek severler.

Gerçek kürkten bir elbiseye ya da aksesuara sahip olmak prestij, üst sosyal tabakada yer alma, zenginlik ve gösteriş gibi pek çok şeyi sembolize ediyor. Ama tüm bunların ötesinde çok daha önemli bir şeyi simgeliyor; insanoğlunun şımarıklığını. Altını çize çize, üstüne basa basa şımarıklık diyorum; çünkü bunu, vahşilik olarak adlandırmak çok da doğru olmaz. Kutup porsuğu vahşi olabilir, Afrika bufalosu vahşi olabilir, çita vahşi olabilir; insan ise tamamen şımarık bir varlık. Yoksa sahtesi gerçeğinin neredeyse aynısıyken; inatla, ısrarla gerçek kürkü tercih etmemizin sebebini nasıl açıklayabiliriz?

Bu şımarıklığımızın ve gösteriş budalalığımızın bedelini her yıl milyonlarca hayvan ödüyor, kürk çiftliklerindeki yaşam koşulları ise Nazi kamplarından farksız. Bu hayvanlardan nasıl kürk elde edildiğini, bu esnada ne gibi işkencelere maruz kaldıklarını, başta Çin olmak üzere dünyanın çok çeşitli yerlerinde bulunan bu hayvan fabrikalarının nasıl işlediğini ise burada anlatmak yersiz, yetersiz. İnternet üzerinde yapacağınız kısa bir tur, bütün sorularınızı tüm gerçekçiliğiyle yanıtlayacaktır. Ama bu cevaplara hazır olduğunuzdan şüpheliyim.

PETA gibi özverili örgütler, Stella McCartney gibi duyarlı tasarımcılar sayesinde insanlar yavaş yavaş bu konu üzerinde düşünmeye başladı. Türkiye’de ise Kürke Hayır Platformu son derece aktif olarak çalışıp, çeşitli eylemler düzenliyor. Çin Başkonsolosluğu önünde toplanıp gösteri yapıyor; “Vitrinler Kansız Olsun” sloganıyla çeşitli çıkartmalar bastırarak, mağaza ve butikleri bu çıkartmaları görünür yerlere yapıştırmaya ve mücadelelerine destek olmaya çağırıyor; “Türkiye’nin Stella McCartney’sini Arıyoruz” projesiyle Türk tasarımcılarını duyarlı olmaya davet ediyor. Ama yine de henüz yeterli değil. Çünkü başta da belirttiğim gibi; tanrılar böyle buyuruyor.

Kürkün modası hiç geçmiyor; 2011 kış trendlerinin başını yine kürk çekiyor. Dolabınızda annenizden ya da anneannenizden kalma gerçek kürkleri giyebilmeniz için moda size bir fırsat sunuyor, yenisini almanızı emrediyor. Artık fiyatları eskisi kadar fahiş olmadığından da belki alırken gerçek olup olmadığını bile anlayamayacaksınız. Ama bunları yapmadan önce bir düşünün. Çünkü bazen bir palto, sadece bir palto değildir. Üzerinize giymiş olduğunuz bir tilkidir. Bazen bir yelek sadece bir yelek değildir, üzerinize giymiş olduğunuz bir tavşan, gelincik, çinçila, hatta evinizdeki kediniz, köpeğinizdir.

Şimdi soruyorum: Bu kış kürk giyilebilecek mi? Ve kürk gerçekten bizi zengin gösteriyor mu?

*Bu yazı Size Magazine #1 için yazılmıştır.

Photo: Peta
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...