Ben küçükken, çok küçükken, 6 bilemedin 7 yaşlarındayken, reenkarnasyon kelimesiyle ilk tanıştığımda, bundan önceki hayatımı bir yunus olarak geçirdiğime inanıyordum. Bununla da gurur duyarak evin içinde geziniyordum. Yunuslara dair ne varsa izliyor, her şeyi topluyordum. Ev yunuslu kolyelerden, bileziklerden, çerçevelerden geçilmiyordu. 90'lı yıllarda yeniden çekilen Flipper dizisi en sevdiğim diziydi. Orta hazırlıkta ingilizce öğrenirken, haftasonu hocanın ödev olarak verdiği kompozisyonlarımın başlıca konusu da yunuslardı. Konunun ne olduğu çok da önemli değildi aslında. En sevdiğin hayvan nedir de olabilirdi, en iyi arkadaşın kim de. Ben oturur yunusları anlatırdım, habire.
Yine küçükken, annemin beni fokların ve yunusların gösteri yaptığı bir şova götürdüğü gün, o yunusları karşımda canlı canlı gördüğüm an, en mutlu olduğum andı. Hele ayrılırken bir yunusun başına dokunmanın, onu sevmenin verdiği mutluluğu inan, tarif etmek olanaksızdı.
16 yaşındayken piercing yaptırdığımda, ilk piercing'imin üzerinde de pek tabii yunus vardı; kendimi bildim bileli en büyük hayalim bir yunusla yüzmek, ona sarılmaktı.
O zamanlar ulaşılması bana oldukça zor gözüken bu hayal, artık o kadar da zor değil. Dünyanın her yerinde olan sayısız su parklarından birine gidip, bir yunusla yüzebiliyorsunuz. Biletix'ten bile 150 YTL karşılığında satın alabileceğiniz biletlerle bu imkana sahip olabiliyorsunuz. Ama işin aslı nasıl, bunu biliyor musunuz?
2 gün önce izlediğim The Cove filmi, bu milyonlarca dolarlık sektörün arkasında nelerin yattığını anlatıyor. Sırf biz çocuklarımızı ellerinden tutup götürelim, iki alkışlayalım, iki yüzelim, 3-5 kare fotoğraf çektirelim, bütün şımarıklığımızla "Ay ne şirin!" diyebilelim diye bu hayvanların nelere katlanmak zorunda kaldığını dile getiriyor. Doğanın vergisi mutlak gülüşlerinin altında, o Mona Lisa gülüşlerinin ardında ne acılara katlandıklarını resmediyor.
Filmde bir yandan da 60'lı yıllarda çekilen Flipper dizisi için 5 tane dişi yunusu kendi elleriyle yakalayan ve onları eğiten Ric O'Barry'nin günah çıkarışına şahit oluyorsunuz. Bu 5 yunustan Kathy adlı olanının bir gün kendisine doğru yüzdüğünü, gözlerinin içine baktığını, son nefesini alarak ve bir daha nefes almamayı seçerek nasıl intihar ettiğini dinliyorsunuz. Burada özellikle intihar kelimesinin altını çiziyor Ric O'Barry; yunusların bizler gibi bilinçsizce nefes almadığını, her nefeslerinin bilinçli bir çabanın ürünü olduğunu ve istedikleri takdirde bir daha nefes almamayı seçebileceklerini dile getiriyor. İşte o gün artık bunu daha fazla yapamayacağını anlıyor; çalıştığı havuzdaki tüm yunusları serbest bırakıyor, böylece sayısız kere tutuklanmasının ilki gerçekleşiyor ve iç burkan bir şekilde, o dönemler için şu sözleri söylüyor: " Hayatımın 10 senesini bu sektörün gelişimi için harcadım. 35 senedir ise yok etmeye çalışıyorum. Çok iyi paralar kazandığım o dönemlerde, her sene Porsche'mi yeniliyordum. Şimdiki aklım olsa bütün su parklarını satın alır ve bu sektöre bir son verirdim."
Film Japonya'nın Taiji kasabasında, ulusal park kisvesi altında, her tarafında "Tehlikeli!" veya "Girilmesi Yasak!" diye yazan, tellerle çevrili gizli koyunda yaşananları konu alıyor. Yunusların nasıl yakalandığını, dünyanın her yerinden gelen eğitmenlerin yunusları nasıl seçtiklerini, seçilmeyenlerinin ise yunus eti için nasıl canice öldürüldüğünü, koyun kana bulanmış kıpkırmızı halini, gizli kameralarla kaydettikleri görüntülerle ekranlara taşıyor. Burası dünyadaki tüm su parklarına yunus sağlayan en büyük tedarikçilerden biri. Yani muhtemelen beraber yüzdüğünüz, fotoğraf çektirerek Facebook profil resminiz haline getirdiğiniz o yunuslar buradan getiriliyor. Her yıl burada, bu küçücük koyda, eylül ve mart ayları arasında 23.000 yunus öldürülüyor! Japonlar ise durumdan bihaber; değil burada böyle bir katliamın yapıldığını, içinde fazla miktarda cıva bulunması nedeniyle tüketilmesi de oldukça zararlı olan yunus eti yediğini bile bilmiyor!
Bir yunusun yüzündeki gülümseme doğadaki en aldatıcı yanılgı olabiliyor bazen. Çünkü su parklarında, esaret altında tutulan o yunuslar depresyona giriyor, stresten ülser oluyor, sürekli ilaç kullanmak durumunda kalıyorlar. En hassas noktaları ses; siz çığlık çığlığa "ne tatlı, ne şirin" diye bağırıp var gücünüzle alkışlarken, onlar buna dayanamayıp, bunalıma girip, intiharın eşiğine gelebiliyorlar.
Bu filmi izlerken belki bazılarınız Ric O'Barry'i klasik bir Amerikalı stereotipi olarak görecek; kötü Japonlara karşı dünyayı kurtarmaya çalışan bir Amerikalı. İşin aslı öyle değil aslında. Çünkü siz her bir yunusla yüzmeye gidişinizde, her onların top çevirişini alkışladığınızda buna katkı sağlıyor, buna neden oluyorsunuz.
Tıpkı Ric O'Barry'nin de filmde dediği gibi; bu küçücük koyda olanları bile çözemezsek, dünyadaki büyük sorunları nasıl çözeceğiz?
Foto: sadecegir.com