sinema etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sinema etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Eylül 2012 Pazar

SineModa: Moonrise Kingdom ve Suzy Bishop Stili


The Royal Tenenbaums’u izleyenler Margot Tenenbaum’u yakinen tanırlar. Sinema dünyasının moda ikonlarından birisidir kendisi. Bu hafta sonu yönetmeni, senaristi kimmiş diye bakmadığım Moonrise Kingdom adlı filmi izlerken de 12 yaşındaki Suzy Bishop karakteri için “Resmen Margot Tenenbaums’un çocukluğunu yapmışlar” diye geçirdim içimden. Depresif, sorunlu, gotik halleriyle Suzy, Margot’un birkaç boy küçüğüydü sanki. Filmin ardından “Kimmiş bu harika filmin yönetmeni?” diye bilgisayar başına oturduğumda her şey yerli yerine oturuverdi; çünkü iki filmin yönetmeni de aynı kişiydi.


Suzy ile Margot’u benzetmemin tek sebebi karakterleri ve tavırları değil elbette. Suzy de en az Margot kadar stil konusunda ilham verici. Aslında çok fazla kıyafet değiştirmiyor, tüm film boyunca aynı model elbisenin farklı renklerini giyiyor; kolları ve yakası beyaz olan elbiseler. Bu elbise modeli ise Catherine Deneuve’un Belle de Jour filmindeki siyah YSL elbisesini çağrıştırıyor bana hemen. Bu elbiseyi tamamladığı beyaz dizüstü çorapları, film boyunca “sunday school shoes” diye bahsedilen oxford ayakkabıları ve retro saçlarıyla Suzy Bishop, Margot Tenenbaums kadar stil sahibi bir karakter.


Ben filmi de Suzy’yi de çok sevdim. Bir kere Suzy’nin en sevdiği albüm  Françoise  Hardy’e ait, bir kere Suzy fantastik ve bilim kurgu türünde kitaplar okumayı çok seviyor, bir kere Suzy evden kaçıp ıssız yerlerde kamp yapmaya giderken yanına kamp esnasında ihtiyacı olabilecek şeyleri değil de plaklar, kitaplar gibi en sevdiği şeyleri ve kedisini alıyor, nasıl sevmem. 

Fotolar: Zap2it, W Magazine, Deadspin

6 Haziran 2011 Pazartesi

4N 4Plan


Ne? GALATAMODA. Zeynep Tosun'dan Özgür Masur'a 33 farklı tasarımcının katılımıyla gerçekleşecek olan festival, moda severleri bu yıl yeni yerinde ağırlıyor.
Nerede? Akaretler Sıraevler
Ne Zaman? 7-11 Haziran, 10:00-20:30 arası
Neden? 33 tasarımcının bir araya gelmesi demek, gitmek için 33 farklı nedene sahip olmak demek.


Ne? Warhol Hareket Halinde. 20. yüzyılın kült  figürü Andy Warhol'un sanat, moda, tasarım ve film alanlarında yaptığı çalışmalar 1 ay boyunca sergilenecek.
Nerede? Galerist’in Galatasaray, Tepebaşı ve Akaretler olmak üzere 3 mekanında da eş zamanlı olarak gerçekleştirilecek. 
Ne Zaman? 8 Haziran–9 Temmuz tarihleri arası
Neden? Pop art’ın yaratıcısı Andy Warhol’un film, video ve polaroidlerini görmek; "Yaşa, Warhol Andy" demek için.


Ne? Andy Warhol’s Factory People. 60'lı yılların en marjinal partilerinin mekanı Factory, dönemin pop ikonlarınının da katılımıyla yeniden hayat buluyor.
Nerede? Supper Club
Ne Zaman? 10 Haziran, 23:00
Neden? Andy Warhol’un Factory’sini yeniden canlandırmak; Edie’leri, Nico’ları yad etmek; Mick Jagger’la dans etmek için.


Ne? Akbank Haziran Film Kuşağı: Miyazakiler. Japon anime ustası Hayao Miyazaki   ve onun peşinden giden oğlu Goro Miyazaki'nin filmleri Haziran ayını şenlendiriyor.
Nerede? Akbank Sanat
Ne Zaman? 7 Haziran-18 Haziran
Neden? Hayao Miyazaki’nin sınır tanımaz hayal gücüne bir kez daha hayran olmak ve kafanızı güzelleştiren filmlerini izlemek için. Aç karnına gitmeyiniz, dokunabilir.

15 Kasım 2010 Pazartesi

SineModa'da Bu Hafta: Onur Yüksel (Blogger)

“Beni rüyanda bile öldürsen, uyandığında özür dilemen gerekir” cümlesi senin için hiçbir anlam ifade etmiyorsa; hatta bu cümlenin çeşitli versiyonlarını hazırlayıp; eşe, dosta, sevgiliye, arkadaşa günlük hayatta bir kere dahi olsa söylemediysen; Like A Virgin şarkısını dinlerken gözünün önünde bir bakire yerine bir fahişe canlanmıyorsa; garsona bahşiş bırakma üzerine saatlerce konuşulabileceğine dair şüphelerin varsa; kahverengi dendiğinde, bir renkten ziyade, aklına ilk olarak bok, hemen akabinde de Quentin Tarantino gelmiyorsa; hepinizin kulaklarını keseceğim, pardon çekeceğim.

Reservoir Dogs, Quentin Tarantino’nun ilk filmi; yani Pulp Fiction’ı, Natural Born Killers’ı, Kill Bill’i ileride hayatımıza sokacak olan adamın. Bu film; düşük bütçesine rağmen sahip olduğu şahane oyuncu kadrosuyla, artık Tarantino’nun imzası haline gelmiş bol kanlı sahneleriyle, aklımıza kazınan kulak kesme hadisesiyle, ilginç diyaloglarıyla ve enfes müzikleriyle bağımsız sinemanın en önemli filmlerinden biri haline gelmiş ve birçok kişinin arşivinde ayrı bir yere sahip olmuştur.

O kişilerden biri de Onur Yüksel, ya da gerçek adını vermeyip, sadece Mr. Blonde demeliyim.

Mr. Blonde’un aşağıdaki fotoğraflarına bakmadan önce Stuck In The Middle With You şarkısını açın. Havaya girin, ama çok da değil. Birileri kulağını kaybetsin istemeyiz.

Michael Madsen (Mr. Blonde)

Onur Yüksel (Mr. Blonde)

Neden Rezervuar Köpekleri’ni seçtin Onur?

Tarantino'nun sinemaya getirdiği dağınık kurgu yaklaşımını çok takdir ediyorum ve benim için siyah ince kravat demek Rezervuar Köpekleri demek.

Bu çekim için nasıl hazırlandın?

Çok yoğun bir dönem içinde bocalıyordum ve kısa sürede karar verip fotoğraflamak gerekiyordu. Film hazır, kıyafet de -zaten- dolabımda sabit duranlar arasında olunca doğru pozu vermek kaldı; lakin poz verme kısmı çok zor, “Hiç öyle göründüğü gibi değil,” derler ya, aynen öyle. Şimdi de Kenya yolculuğu için son hazırlıkları yapıyorum, birazdan yola çıkacağım. :)

Filmin en sevdiğin sahnesi?

Mr. Blonde'un Mr White 'a “Are you gonna bark all day little doggie or are you gonna bite?” dediği an. Kısa ve net.


Peki filmin en sevdiğin karakteri ve neden?

Mr. Blonde, çünkü stil sahibi. Filmdeki ana karakterlerin hepsi aynı takımı giyiyor; lakin hepsinde duruşu farklı. Bu duruş farklılığında vücut yapıları ne kadar etkili ise karakterlerin kişilikleri de bir o kadar etkili.

Sence bir erkeği en çekici gösteren kıyafet takım elbise midir?

Takım elbisenin bir erkeği çekici göstereceğini söylemek zor, ama yanlış seçilmiş bir takımın erkeği mafya üyesi gibi göstereceği kesin. Kıyafet seçerken o an moda olanı seçmek çok riskli, aslında sizin seçtiğiniz bir kıyafeti değil de moda olanı basmakalıp taşımak ne kadar eğlenceli ve size özgü olabilir ki.

Soracağın soru ile bir kişi Tiglon’dan Sex And The City 2 dvd’si ve çantası kazanacak. Haydi sor bakalım.

Rezervuar Köpekleri’nde serseri görünümü takım elbise ile başarılı bir şekilde birleştiren Betsy Heimann, Tarantino’nun başka hangi filminde çalışmıştır?

----------------------

*İpucu: Uma Thurman
*Kazanan kişi; doğru cevabı yorum olarak bırakan kişiler arasından random.org kullanılarak belirlenecek olup, 3 Aralık tarihinde bu yazının altına eklenecektir. Yorumunuza mail adresinizi de eklemeyi ve Twitter üzerinden yazının linkini paylaşıp, sonuna @gizemdalyan 'ı eklemeyi unutmayın.
*Fotoğrafların hepsi Onur Yüksel tarafından bu blog için çekilmiştir. Lütfen onlara danışmadan, izinsiz kullanmayınız. 



Kazanan:Modacı

3 Kasım 2010 Çarşamba

SineModa'da Bu Hafta: StyleBoom (Blogger)

Chuck Palahniuk “Aynen paranın iktidar unsuru olması gibi, aynen silahın iktidar unsuru olması gibi, güzellik de bir iktidar unsurudur” der Görünmez Canavarlar adlı kitabında. Çok haklıdır.

Yönetmenliğini Charles Vidor’un üstlendiği Gilda adlı film; paranın ve silahların konuştuğu bir dünyada güzelliğiyle var olmaya çalışan, erkekler üzerinde iktidar sağlamak için güzelliğini ve cazibesini kullanan bir kadını, Gilda’yı anlatır. Rita Hayworth’un canlandırdığı Gilda karakteri, her tip kadının mükemmel bir bileşimi gibidir sanki. Güçlü ama kırılgandır, başına buyruk ama korkaktır, seksi ama naiftir, zeki ama fevridir.

Tanıdığım bütün erkekler Gilda’ya aşık oluyor, ama sabahları benimle uyanıyorlardı” der Rita Hayworth. Çünkü öyle bir karakter yaratmıştır ki, karakterin yaratıcısı bile onunla yarışamaz hale gelmiştir. Çünkü bu kadın öyle bir kadındır ki; sadece eldivenini çıkararak erotik sinema tarihine adını altın harflerle yazdırabilir, tarihin en önemli striptiz sahnelerinden birine tamamen giyinik olmasına rağmen sahip olabilir.

Evet, Gilda çekileli 64 yıl oldu ama o hiç eskimeyecek. Rita Hayworth 1987 yılında aramızdan ayrıldı ama Gilda hiçbir yere gitmeyecek. Çünkü o herhangi bir döneme ait olmayan bir kadın; o gelip geçici olmayan, zamanla eskimeyen, zamanla işi olmayan bir kadın. İnanmıyor musunuz? O zaman bir 1946’daki Rita Hayworth’un, bir de 2010’daki StyleBoom’un Gilda’sına bakın. Gilda'yı bir de StyleBoom'un ağzından dinleyin. O zaman ne demek istediğimi anlayacaksınız.

Rita Hayworth(Gilda) -1946

StyleBoom(Gilda) -2010

Gilda filmini senin için bu kadar özel kılan şey nedir Boom?

Bir kadını çekici, alımlı ve hatta güzel gösteren şeyin o kadının içinde, saçını savuruşunda, kocaman gülüşünde, vücut dilinde ve kendine güveninde olduğunu anlatıyor Gilda bana. Gilda benim için hayat bazen siyah beyaz da olsa, siyah klasik bir elbiseyle, saatlerce uğraşılmamış dalgalı saçlarla, fazlalıklar olmadan olağanüstü görünebilmek demek. Ayrıca bu sahnede söylenen şarkıyı da çok manidar buluyorum. :) Üstelik en sevdiğim filmlerden biri olan Shawshank Redemption’da karşıma çıkmasıyla da bir kez daha beni benden almıştır. :)

Gilda olabilmek için nasıl hazırlandın?

Öncelikle hemen Styleboom için birlikte çalıştığım müthiş bir fotoğraf sanatçısı olan Tolga Günay'ı aradım ve uygun olup olmadığını sordum. Tabii bu sahneyi ve Gilda'yı ikonikleştiren o muhteşem siyah saten elbise ve uzun eldivenler. Böyle bir elbise için hiç düşünmeden en iyisine, Gamze Saraçoğlu’na bir mail attım ve senden, projenden bahsettim; çok heyecanlandı ve inanılmaz uygun bir elbisesi olduğunu müjdeledi. Bu enfes elbise Gamze Saraçoğlu'nun “Müsvedde” isimli koleksiyonundan. Uzun eldivenleri almak için ise İstiklal yollarına düştüm ve Halloween partilerinden sebep kazıklanarak Aznavur Pasajı'ndaki bir dükkandan da onları aldım. :) Akabinde o sahneye çok uygun bir mekan arayışına girdim; ama pazar günü Taksim’de yaşanan tatsızlık mekanı son anda değiştirmek durumunda bıraktı beni. Tam hüzünlere gark olmuştum ki, muhteşem dekoruyla Etiler Sarıhan Gusto bana ve yalvaran gözlerime kapılarını açtı. :)

Bir günlüğüne de olsa Gilda olmak nasıl bir duyguymuş?

Olağanüstü. Çekimi yaparken o meşhur şarkıyı da çaldık, ben iyiden iyiye havaya girdim. Her ne kadar çok uzak bir ihtimal olsa da bir gün saçlarımı boyatacak olursam Gilda kızılı olmak istiyorum. :)


Gilda filminin 1946 yılında çekildiğini düşünecek olursak 40’lı ve 50’li yılların modasına ayrı bir ilgi duyduğunu söyleyebilir miyiz?

Kesinlikle! Özellikle 50’ler benim “modasal” olarak yaşamak istediğim yıllar. 40’lardan 80’lere kadar ilerleyen süreçte modanın geçirdiği evrim neredeyse her kademede hoşuma gidiyor ve benim için 80’lerle hayal kırıklığı başlıyor. Ben “şık”lığı seviyorum. :) Gilda’yı ise moda ne kadar değişken olursa olsun, ne kadar kendini yenileyip yenileyip arada tekrara kaçarsa kaçsın bazı parçaların asla eskimeyeceğini söylemek için seçtim. Tıpkı o sahnede Gilda’nın üzerindeki elbise gibi.

Filmin en sevdiğin sahnesi?

İlk olarak bu seçtiğim sahne, bir de Gilda ve Johnny’nin evde verilen partide sürekli atıştığı o aşk-nefret–iğneleme sahnesi. Bu filmle Casablanca arasında gidip gidip geldim ama sahneye yenik düştüm. :)

Bir kişi, soracağın soruya verdiği doğru cevapla Tiglon'dan Sex And The City 2 filminin dvd'sini ve tişörtünü kazanacak.  Öyleyse haydi şimdi sor, sor, sor.

Benim de elimden geldiğince becermeye çalıştığım bu ikonik sahnenin  başrollerinden biri de esasen Gilda’nın söylediği o enfes  ve manidar şarkıdır. Bu şarkının isminin ne olduğunu sormak istiyorum.

--------------------------

*İpucu: Sorunun cevabı icin sözlüklere bakabilirsiniz. 
*Kazanan kişi; doğru cevabı yorum olarak bırakan kişiler arasından random.org kullanılarak belirlenecek olup, 10 Kasım tarihinde bu yazının altına eklenecektir. Yorumunuza mail adresinizi de eklemeyi ve Twitter üzerinden yazının linkini paylaşıp, sonuna @gizemdalyan 'ı eklemeyi unutmayın.
*Fotoğrafların hepsi Tolga Günay ve StyleBoom tarafından bu blog için çekilmiştir. Lütfen onlara danışmadan, izinsiz kullanmayınız. 

Kazanan: Çılgın Eltiler ( Yorumları silmeyi sevmediğimden önce doğru cevapları yayınlayıp, çekilişi yaptıktan sonra diğerlerini de yayınladım. Yanlış anlaşılmasın.)

 Rita Hayworth fotosu: Blog Demais

1 Kasım 2010 Pazartesi

Kasım'da SineModa Bir Başkadır.

Belle de Jour (1967)

Paris’teki "Yves Saint Laurent: 40 Years Of Creation" sergisindeki odalardan birinde Belle de Jour filminden bir sahne oynuyordu; Catherine Deneuve’un tüm güzelliğiyle YSL marka, kollarında ve yakasında beyaz detayları bulunan, diz hizasinda olan siyah bir elbiseyi taşıdığı o sahne. Ve o da oradaydı; ekranın hemen yanında, bir camekanın içinde, Catherine Deneuve’un üzerindeki elbisenin ta kendisi. Tüm ihtişamıyla, kanlı canlı orada öylece dikiliyordu. Kanlı canlı diyorum; çünkü bıraksan konuşacak, dillenecek gibiydi. O da senin benim gibi bir hayat yaşamıştı sanki;  anlatacak şeyleri, paylaşacak anıları vardı. Üstelik gelen ziyaretçileri selamlıyormuş gibi baktığına, yüzünde gururlu bir tebessüm olduğuna yemin bile edebilirim! Filmin üzerinden geçen yıllara rağmen asaletinden hiçbir şey kaybetmemiş olması da cabası.

İşte böyle filmler var ve böyle filmlerin içinde bir sahne. O sahne o kıyafeti ölümsüz kılıyor ya da o kıyafet o sahneyi, kim bilir. Bir şekilde o kıyafetler hayat buluyorlar, bizimle yaşıyorlar ve asla yaşlanıp ölmüyorlar. Evet, Breakfast at Tiffany's filmindeki küçük siyah elbise asla demode olmayacak ve evet, The Seven Year Itch’te Marilyn Monroe’nun giydiği uçuşan beyaz elbise asla unutulmayacak. Ama sadece bu kadar mı?

YSL sergisinden ve o elbise ile karşılaşmamdan sonra düşündüm. Acaba bana böyle bir oda verilse içini hangi filmlerle ya da hangi sahnelerle doldururdum diye. Sadece bununla da kalmadım, başkalarınınkini de merak ettim. Neden mi? Çünkü bu filmler ve kıyafetler hatırlanmayı hak ediyorlar. Çünkü onlar da bizim gibi yıllara meydan okumaya, zamanı durdurmaya çalışıyorlar. Ama bizim aksimize bunu başarabiliyorlar.

Bu vesile ile Tiglon ile bir araya geldik, çeşitli insanların kapılarını çalalım ve onlara bu hayali odayı verelim istedik. Belki hakkının yendiğini düşündüğümüz filmler var; belki kimsenin bilmediği, küçük siyah elbisenin gölgesinde kalmış, muhteşem kıyafetlerle dolu olduğunu düşündüğümüz filmler var; belki defalarca izlesek de bıkmadığımız, izlemeye doyamadığımız filmler var, filmlerimiz var.

Bir film “Kasım’da Aşk Başkadır” der. Kasım’da aşk başka mıdır, Kasım aşk ayı mıdır, bilmiyorum. Ama diyorum ki bu ay filmlere, bizim için unutulmaz olan karakterlere ve o karakterlerle birlikte ölümsüzleşen kıyafetlere adanmış olsun; SineModa Ayı olsun. Bu ay;

  • Çeşitli kişilerin kapısını çalalım, filmlerini öğrenelim. Sadece öğrenmekle de kalmayalım; onları, bu filmlerin yaşadığını bize ispat edercesine, seçtikleri filmden esinlenerek yaptıkları bir fotoğraf çekimiyle burada ağırlayalım.
  • Moda ve sinemanın birbirinden ayrılamaz bir şekilde iç içe geçtiği, geçtiğimiz hafta Tiglon’dan çıkan Sex and The City 2 filminin dvd’lerini ve yurtdışından özel olarak getirtilmiş Sex and The City ürünlerini kazanma şansını yakalayalım. Hediye edilecek ürünler hakkında bir fikir sahibi olabilmeniz için ise birkaçını aşağıya sıralıyorum:



SineModa’nın ilk konuğu ise StyleBoom olacak, bu seriyi ilk o boom’latacak. Ama o zamana kadar diyorum ki bu yazının altına kendi filmlerinizi yorum olarak bırakın. Sizi hem film hem de moda anlamında en çok hangi filmin etkilediğini açıklayın, Twitter'ınız varsa oradan da yazının linkini paylaşarak sonuna @gizemdalyan 'ı ekleyin ve içinde özel Sex and The City ürünleri bulunan bir çanta kazanmaya hak kazanın. (Lütfen mail adresinizi yazmayı unutmayın.)

Dediğim gibi, aşkı falan bilemeyeceğim; ama “Kasım’da SineModa bir başkadır.”

*Kazanacak kişi sayısı 2 olup, random.org üzerinden belirlenecektir. İsimler 7 Kasım tarihinde bu yazının altına eklenecektir.

Kazananlar: Yasemen K. ve Neşeli Günler

Belle de Jour fotosu: Farfetch

13 Ekim 2010 Çarşamba

4N 4Plan


Ne? Fashion@EYE Vintage Güneş Gözlükleri Sergisi. Daha önce Hakan San’ın Asmalımescit’teki 11’de eşsiz vintage gözlükleri sergilediği etkinliğini burada yazmıştım. Şimdilerdeyse kendisi kaçıranlara ikinci bir şans tanıyor.
Nerede? Que Tal Tapas Bar. Adres: Tünel İlk Belediye Cad. No:5/A Beyoğlu
Ne Zaman? 15 Ekim Cuma, 12:00-19:00 arası
Neden? Ne varsa eskilerde var da ondan.
 

Ne? Manuel Reina. Flamenko dansının önde gelen temsilcilerinden olan ünlü dansçı, bizleri danstan dört köşe etmeye hazırlanıyor.
Nerede? Ghetto İstanbul
Ne Zaman? 13 Ekim Çarşamda, 22:00
Neden? Hem dansa doyacaksınız hem de Spainair sponsorluğunda gerçekleşecek olan etkinlikte Barselona’ya çift kişilik gidiş-dönüş uçak bileti kazama şansı yakalayacaksınız.


Ne? Fashion Forward: Hüseyin Çağlayan’dan Film Seçkisi. İstanbul Modern’deki sergisi bitmeden önce sevdiği moda filmlerini de paylaşmak isteyen ünlü tasarımcı, seçtiği 5 filmi moda ve sinemaseverlerle buluşturuyor. Gösterilecek filmler ise "Yoldaş Modası", "Şahane Macera", "Nasıl Görünüyorum", "Siz Kimsiniz, Polly Maggoo?" ve "Paris Yanıyor".
Nerede? İstanbul Modern
Ne Zaman? 14-21 Ekim tarihleri arası.
Neden? Hüseyin Çağlayan. Moda. Sinema. Daha ne olsun?


Ne? Megunica Film Gösterimi. Streetart Festival İstanbul kapsamında İtalyan yönetmen Lorenzo Fonda’nın çektiği Megunica adlı belgesel filmi ücretsiz olarak izleyebileceğiz.
Nerede? Kumbaracı 50. Adres: Kumbaracı Yokuşu No:50
Ne Zaman? 14 Ekim Perşembe, 20:30-22:00
Neden? Nedenini merak edenler buradan filmin tanıtımını izleyebilirler.

Fotolar: Fashion@EYE, Ghetto, Trendus, Megunica

17 Haziran 2010 Perşembe

Mona Lisa Gülüşlü Yunuslar



Ben küçükken, çok küçükken, 6 bilemedin 7 yaşlarındayken, reenkarnasyon kelimesiyle ilk tanıştığımda, bundan önceki hayatımı bir yunus olarak geçirdiğime inanıyordum. Bununla da gurur duyarak evin içinde geziniyordum. Yunuslara dair ne varsa izliyor, her şeyi topluyordum. Ev yunuslu kolyelerden, bileziklerden, çerçevelerden geçilmiyordu. 90'lı yıllarda yeniden çekilen Flipper dizisi en sevdiğim diziydi. Orta hazırlıkta ingilizce öğrenirken, haftasonu hocanın ödev olarak verdiği kompozisyonlarımın başlıca konusu da yunuslardı. Konunun ne olduğu çok da önemli değildi aslında. En sevdiğin hayvan nedir de olabilirdi, en iyi arkadaşın kim de. Ben oturur yunusları anlatırdım, habire.

Yine küçükken, annemin beni fokların ve yunusların gösteri yaptığı bir şova götürdüğü gün, o yunusları karşımda canlı canlı gördüğüm an, en mutlu olduğum andı. Hele ayrılırken bir yunusun başına dokunmanın, onu sevmenin verdiği mutluluğu inan, tarif etmek olanaksızdı.

16 yaşındayken piercing yaptırdığımda, ilk piercing'imin üzerinde de pek tabii yunus vardı; kendimi bildim bileli en büyük hayalim bir yunusla yüzmek, ona sarılmaktı.

O zamanlar ulaşılması bana oldukça zor gözüken bu hayal, artık o kadar da zor değil. Dünyanın her yerinde olan sayısız su parklarından birine gidip, bir yunusla yüzebiliyorsunuz. Biletix'ten bile 150 YTL karşılığında satın alabileceğiniz biletlerle bu imkana sahip olabiliyorsunuz. Ama işin aslı nasıl, bunu biliyor musunuz?

2 gün önce izlediğim The Cove filmi, bu milyonlarca dolarlık sektörün arkasında nelerin yattığını anlatıyor. Sırf biz çocuklarımızı ellerinden tutup götürelim, iki alkışlayalım, iki yüzelim, 3-5 kare fotoğraf çektirelim, bütün şımarıklığımızla "Ay ne şirin!" diyebilelim diye bu hayvanların nelere katlanmak zorunda kaldığını dile getiriyor. Doğanın vergisi mutlak gülüşlerinin altında, o Mona Lisa gülüşlerinin ardında ne acılara katlandıklarını resmediyor.

Filmde bir yandan da 60'lı yıllarda çekilen Flipper dizisi için 5 tane dişi yunusu kendi elleriyle yakalayan ve onları eğiten Ric O'Barry'nin günah çıkarışına şahit oluyorsunuz. Bu 5 yunustan Kathy adlı olanının bir gün kendisine doğru yüzdüğünü, gözlerinin içine baktığını, son nefesini alarak ve bir daha nefes almamayı seçerek nasıl intihar ettiğini dinliyorsunuz. Burada özellikle intihar kelimesinin altını çiziyor Ric O'Barry; yunusların bizler gibi bilinçsizce nefes almadığını, her nefeslerinin bilinçli bir çabanın ürünü olduğunu ve istedikleri takdirde bir daha nefes almamayı seçebileceklerini dile getiriyor. İşte o gün artık bunu daha fazla yapamayacağını anlıyor; çalıştığı havuzdaki tüm yunusları serbest bırakıyor, böylece sayısız kere tutuklanmasının ilki gerçekleşiyor ve iç burkan bir şekilde, o dönemler için şu sözleri söylüyor: " Hayatımın 10 senesini bu sektörün gelişimi için harcadım. 35 senedir ise yok etmeye çalışıyorum. Çok iyi paralar kazandığım o dönemlerde, her sene Porsche'mi yeniliyordum. Şimdiki aklım olsa bütün su parklarını satın alır ve bu sektöre bir son verirdim."

Film Japonya'nın Taiji kasabasında, ulusal park kisvesi altında, her tarafında "Tehlikeli!" veya "Girilmesi Yasak!" diye yazan, tellerle çevrili gizli koyunda yaşananları konu alıyor. Yunusların nasıl yakalandığını, dünyanın her yerinden gelen eğitmenlerin yunusları nasıl seçtiklerini, seçilmeyenlerinin ise yunus eti için nasıl canice öldürüldüğünü, koyun kana bulanmış kıpkırmızı halini, gizli kameralarla kaydettikleri görüntülerle ekranlara taşıyor. Burası dünyadaki tüm su parklarına yunus sağlayan en büyük tedarikçilerden biri. Yani muhtemelen beraber yüzdüğünüz, fotoğraf çektirerek Facebook profil resminiz haline getirdiğiniz o yunuslar buradan getiriliyor. Her yıl burada, bu küçücük koyda, eylül ve mart ayları arasında 23.000 yunus öldürülüyor! Japonlar ise durumdan bihaber; değil burada böyle bir katliamın yapıldığını, içinde fazla miktarda cıva bulunması nedeniyle tüketilmesi de oldukça zararlı olan yunus eti yediğini bile bilmiyor!

Bir yunusun yüzündeki gülümseme doğadaki en aldatıcı yanılgı olabiliyor bazen. Çünkü su parklarında, esaret altında tutulan o yunuslar depresyona giriyor, stresten ülser oluyor, sürekli ilaç kullanmak durumunda kalıyorlar. En hassas noktaları ses; siz çığlık çığlığa "ne tatlı, ne şirin" diye bağırıp var gücünüzle alkışlarken, onlar buna dayanamayıp, bunalıma girip, intiharın eşiğine gelebiliyorlar.

Bu filmi izlerken belki bazılarınız Ric O'Barry'i klasik bir Amerikalı stereotipi olarak görecek; kötü Japonlara karşı dünyayı kurtarmaya çalışan bir Amerikalı. İşin aslı öyle değil aslında. Çünkü siz her bir yunusla yüzmeye gidişinizde, her onların top çevirişini alkışladığınızda buna katkı sağlıyor, buna neden oluyorsunuz.

Tıpkı Ric O'Barry'nin de filmde dediği gibi; bu küçücük koyda olanları bile çözemezsek, dünyadaki büyük sorunları nasıl çözeceğiz?


Foto: sadecegir.com

26 Mayıs 2010 Çarşamba

Sex And Paris


Dünya nefesini tutmuş bekliyor, Sex And The City 2'yi heyecanla bekliyor. Carrie yine ne giymiş, Samatha bu sefer ne karıştırmış, bunların hepsi ekipçe ne olmuş da çöllere düşmüş, bu soruların cevabını arıyor.

Vogue Türkiye, 1 Haziran'daki özel gösterimi ve arkasından gerçekleşecek olan özel partisi için 50 adet davetiye veriyor, herkes bunları kazanmanın peşine düşüyor. Öyle ki Twitter üzerinden blogger'lar arası küçük çaplı bir tartışma bile yaşanıyor. Filmin New York galasından olan görüntüler istesen de istemesen de her yerde karşına çıkıyor, sanki dünya Sex And The City 2 yörüngesinde dönüyor.

WH Smith kitabevi de yaratıcı bir fikirle ortaya çıkıyor ve "Manhattan Paris'e taşınıyor." anlamına gelen "Manhattan Debarque a Paris!" adlı projeyi organize ediyor. Bu bağlamda Cafe Etienne Marcel, 24 Mayıs-6 Haziran tarihleri arasında Cafe Sex And The City adını alarak bir çok aktiviteye ev sahipliği yapıyor. Kokteyller dağıtılıyor (muhtemelen Samantha'nın en sevdiği Cosmopolitan başta olmak üzere), saç, makyaj ve tırnak workshop'ları yapılıyor, stil danışmanlarından tavsiyeler alınıyor. Bunun yanı sıra bugünden itibaren başlayacak konuk yazar katılımı ile organizasyon daha da renkli bir hale geliyor ve insanlar "Her Yaşta Genç Kalma" konusu üzerine Mireille Guiliano, "Amerikalı Yazarlar Paris'te" başlığıyla David Lebovitz, Alec Lobrano, Heather Stimmler-Hall, "Kendi Mr. Big'inizi Nasıl Bulabilirsiniz?" sorusunu cevaplamak için Jamie Cat Callan gibi birçok yazar ile bir araya gelerek söyleşme fırsatı yakalıyor.

Rezervasyon yaptırarak katılım sağlayabileceğiniz bu etkinliğin en güzel tarafı ise ücretsiz olması. Paris'te yaşayanlar ya da gidecek olanlar, hala yer kalmış olma ihtimali çok küçük de olsa deneyin şansınızı, değerlendirin bu fırsatı.

"Şimdi Paris'te olmak vardı anasını satayım" nidaları eşliğinde, çekilirim odamın bir köşesine.

Adres: 32 Rue Etienne Marcel, 75002 Rezervasyon için tel no: 06 86 719467
Etkinlikler hakkında daha fazla bilgi için:

17 Nisan 2010 Cumartesi

Yine Yeni Yeniden: Nicola Formichetti

Doymadım, doyamadım sevmelere seni ben.
Blogumda yer verdim sana yeniden.
Saymadım, sayamadım bütün o güzelim çalışmalarını
Ne övgü ne iltifat bu yalnızca gözlem.

Yine VMAN, yine Nicola Formichetti, konsept farklı ama ağzımızda bıraktığı tat aynı, yemeyip de yanında yatılası. 

21 Mayıs'ta 4.sünün 3D olarak sinemalarda izlenebileceği Shrek'in de konuk olduğu bu karelerde Formichetti,  aynı zamanda bu yazın büyük trendlerinden olan diz üstü çoraplarını ve yıllarca içimizde saklı tutup sonunda açığa çıkarmaya karar verdiğimiz iç çamaşırlarını dışarı taşırarak kıyafetin bir parçası olarak kullanmış. Fotoğraflarda Lady Gaga hissiyatını bulmanız da olası.

Nicola Formichetti sen çok yaşa!

VMAN Mayis 2010 "Shrek Of A Guy"
Fotoğrafçı: Ellen Von Unwerth, Styling: Nicola Formichetti, Modeller: Agnete Hegelund, Emma Dumont, Paolo Anchisi, Francisco Lachowski


Fotolar: Fashionising
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...