Kate Moss etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kate Moss etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Ekim 2011 Pazartesi

Louis Vuitton İlkbahar/Yaz 2012 Koleksiyonu

Dışarıda feci bir yağmur var. Hava kasvetli ve insanın sokağa çıkası gelmiyor. Sadece bu da değil; hava bütün giyinme yeteneğimize resmen meydan okuyor ve sanki şöyle diyor: Bu havada da şık olabilecek misin? (ve kötü kadın gülüşü)

Ama birkaç dakikalığına da olsa bize kendimizi iyi hissettirebilecek, yazın güzel atmosferine bizi ışınlayabilecek bir şey biliyorum; cupcake tadında, bir kutu şekerleme görünümünde. Neden mi bahsediyorum? Tabii ki Louis Vuitton İlkbahar/Yaz 2012 koleksiyonundan.


Bir süredir “Marc Jacobs Dior’a geçiyor, yok geçmiyor, yok geçiyor” diye konuşulup duruyordu. Kendisi Louis Vuitton için sunumundan tutun, kıyafet ve aksesuarlara kadar öylesine harika bir koleksiyon hazırlamış ki; insanlar defilenin ardından böylesine göz kamaştırıcı bir koleksiyonun ancak veda amaçlı hazırlanabileceğine kanaat getirdiler.


Koleksiyon, Marc Jacobs’ın Louis Vuitton için hazırladığı fetiş temalı bir önceki koleksiyonundan milyonlarca kilometre uzakta. Defile, üzerinde oturan 48 model ile birlikte dönmeye başlayan bir atlıkarınca ile açılıyor. Çocukluğumuzun müzik kutularını anımsatan bir müzik çalıyor ve modeller tek tek oturdukları yerden kalkarak atlıkarıncanın etrafında yürümeye başlıyorlar. Atmosfer o kadar güzel ki her şeyin önüne geçebilir, tasarımların bile. Ama başta da dediğim gibi Marc Jacobs öyle bir koleksiyon hazırlamış ki, bu harika görsel şov bile koleksiyonun önüne geçemiyor.


Danteller; her taraftan fırlayan papatya motifleri ve puantiyeler; şeker pembesi, buz mavisi, cam göbeği, sarı, beyaz gibi renklerden oluşan renk paleti ve defilenin kapanışını üstlenen Kate Moss ile tam anlamıyla masalsı bir koleksiyon. Marc Jacobs bu koleksiyondaki kadınları hem güçlü hem de kırılgan olarak tanımlıyor. Koleksiyon broderie anglaise tekniğiyle hazırlanmış elbiselerden, çan ve A şeklindeki eteklerden, ceket-etek takımlarından, pastel renklerdeki biker ceketlerden oluşuyor. Koleksiyondaki en öne çıkan detay ise dantel yakalar. Kate Moss’un giydiği elbise de şimdiden birçok kişinin mutlaka edinilmesi gerekenler listesindeki yerini aldı bile.


Detaylara bakıldığında koleksiyon daha da aşık olunası; sepet ve şeffaf çantalar, bantlı ve burnu gümüş rengi olan ayakkabılar, saçta kristal aksesuarlar… İnsanı kocaman bir çay partisi vermeye teşvik ediyorlar.

Bu ladylike esintili, prenses çağrışımlı, pamuk şekeri tadındaki koleksiyonun tamamını aşağıdaki videodan izleyebilirsiniz. Kate Moss’un sahneden inerkenki haline ise ekstra dikkat; iki basamaklı merdiveni tek basamaklıymış gibi inerek bizlere düşme korkusu olmayan modelin ne demek olduğunu gösteriyor. :)



Fotolar: Style.com, Vogue

23 Temmuz 2011 Cumartesi

Moda Tabularını Yıkıyoruz

Doğduğumuzdan beri bizlere birtakım şeyler öğretiliyor. Bu öğretilen şeylerin bazıları bilinçaltımıza öyle bir işliyor ki; aslında başkalarının fikirlerini kendimizinkiler sanıp, sahiplenip, sorgulamadan körü körüne inanıyoruz. Hangisi gerçekte bizim düşüncemiz, hangisi bize dikte edildi, tam olarak kestiremiyoruz. Bütün anlam veremediğimiz önyargılarımız, tabularımız da işte böyle oluşuyor. Bu konuyu hayatın her alanını tek tek ele alarak inceleyebiliriz. Ama burası bir moda blog’u olduğundan, hadi hep beraber işin bu kısmını masaya yatıralım.

Söz konusu moda olduğunda da bize birtakım şeyler ‘asla’ olarak öğretildi ve bu ‘asla’lara çoook uzun bir zaman, değersek yanarız korkusuyla, elimizi dahi sürmedik. Şimdi aşağıya modaya dair bazı kemikleşmiş tabuları ve bu tabuları ‘neden olmasın’lara çeviren görüntüleri sıralayacağım. Muhtemelen çoğunu denemeye bile yeltenmediniz, ama bir şekilde asla olmayacağını da biliyorsunuz. Dediğim gibi; çünkü böyle öğretildi.

Hadi şimdi öğretilenleri bir kenara bırakalım, hep beraber tabularımızı yıkalım.

Pembe ile Kırmızı Bir Arada Asla!





Tabuların en başında pembe ile kırmızının bir arada asla giyilemeyeceği geliyor. Giymeyi bırakın, pembe renkli bir elbise giydiğimizde kırmızı rujdan bile feragat etmemiz gerekiyor. Gerçi Gwen Stefani’nin saçlarının pembe olduğu dönemlerde kırmızı rujundan asla vazgeçmemesine hep gıpta ile bakmış, ama yine de kendimde uygulamaya cesaret edememiştim. Şahsen ben ikisinin bir arada olamayacağına o kadar inandırılmışım ki, bir kez olsun denemeye dahi teşebbüs etmedim. Ama şimdi yukarıdaki fotoğraflara bir bakın. Resmen yıllarca kandırılmışız, resmen oyuna gelmişiz! Özellikle toz pembe ile parlak kırmızı rengin siyah aksesuarlarla kombinlenmesi sonucu ortaya çıkan görüntü tek kelimeyle muhteşem. Hemen bu tabuyu yıkıyoruz, hemen.

Siyah ile Kahverengi Yan Yana Duramaz!





Bir başka renk tabusu daha: Siyah ile kahverengi birlikte giyilemez. Ama gelin görün ki bu da külliyen yalanmış. Doğru parçalar seçildiği takdirde pekala gül gibi geçinip gidebiliyorlarmış. Sadece siyah ve kahverengi olarak kombinlenebileceği gibi, bu iki rengin yanına bej, kırmızı, gri, beyaz gibi renkler de eklenebilirmiş ve böylelikle ortaya çıkan sonuç göz kamaştırıcı olurmuş. Özellikle kıyafeti siyah ağırlıklı seçip, kahverengiyi çanta ve ayakkabı gibi aksesuarlarda ön plana çıkarmak bırakın uyumsuzluğu, aksine müthiş bir uyumu da beraberinde getiriyormuş. Yani kısacası yıllarca aldatılmışız. Bunu da bu yüzden acilen yıkıyoruz.

Kısa Boya Uzun Elbise Olmaz!




Şüphesiz ki Oscar, Golden Globe ya da Grammy gibi ödül törenlerinin en güzel ve en heyecan verici kısmıdır kırmızı halı. Uzun elbiseler ise kırmızı halının olmazsa olmazıdır. Peki bütün bu şarkıcılar ya da oyuncular çok uzun oldukları için mi giyebiliyorlar bu elbiseleri? Kesinlikle hayır! Yukarıda fotoğrafları bulunan Natalie Portman, Kylie Minogue ve Eva Longoria’nın boyları sırasıyla 1.60, 1.52 ve 1.57 ama yine de yerlere kadar uzanan elbiseleri içinde harika gözüküyorlar. Gelin görün ki uzun elbiselerin kısa boyluları daha da kısa gösterdiği rivayeti yüzünden birçoğumuz ne kadar istesek de bir türlü giymeye cesaret edemedik. Çok değil, 1-2 hafta önce bir arkadaşım kısa boylu olduğu için uzun elbise giymeyi tercih etmediğini söyledi. Oysaki doğru elbise seçildiği takdirde olduğunuzdan daha uzun bile gözükebilirsiniz. Demek ki neymiş, bu da yıkılması gereken tabulardan biriymiş.

Açık Ayakkabının İçine Çorap Giyilmez!





Birkaç sene öncesine kadar açık ayakkabının içine giyilen çorap; zevksizliğin, moda anlayışından yoksunluğun bir göstergesiydi ve kesinlikle dalga konusuydu. Ama son birkaç senedir gerek podyumlarda, gerekse sokak modası blog’larında karşımıza çıkan bu görüntü, gözümüzün alışmasına, hatta bu akıma sempati duymamıza neden oldu. İçlerimizden bazıları bu akımı hemen benimseyip uygulamaya başladı ve çok sevdi, bazıları denedi ama yine de geçmişten kalan önyargıları yüzünden tam emin olamadı, bazılarımızsa hala denemeye cesaret edemiyor. Kate Moss, Chloe Sevigny, Alexa Chung gibi modaya yön veren isimlerin de açık ayakkabı içine muz ya da soket çorap giyerek kıyafetlerini tamamladıkları düşünülürse, bizim denemememiz için ortada hiçbir sebep yok. Bu yüzden içinizde hala bu tabuyu yıkmayan kalmışsa hemen yıksın lütfen.

Ayakkabı ile Çanta Uyumlu Olmak Zorunda!





Bu, gelmiş geçmiş en köklü moda kurallarından biri. Yıllarca nesilden nesile aktarılması sonucu öyle bir içimize işledi ki, genetiğimize kodlanmış gibi bu kuralı bilerek dünyaya geliyoruz. Halbuki çok fazla eşleşme her zaman sıkıcıdır. Geçenlerde Fransız kadınlarının çanta ve ayakkabılarını asla eşleştirmediğine dair bir yazı okumuştum. Devamında da şöyle diyordu: Çünkü 30’dan sonra çanta ve ayakkabılarınızı hala eşleştirmeye çalışıyorsanız, yaşınıza bir 10 sene daha eklemelisiniz.

Çanta ve ayakkabıların uyumsuzluğu kesinlikle stili sıkıcı olmaktan kurtarıyor. Buradaki en önemli nokta uyumsuzluk içinde uyumu yakalayabilmek. Çantayı ya da ayakkabıyı üzerimizde hiç olmayan bir renkten seçerek yarattığımız kontrast, kıyafetin havasını tamamen değiştiriyor. Neon renklerdeki bir çanta ya da ayakkabı seçimi ise hem iddialı, hem de oldukça şık gözüküyor. Yani ikisini birbirine uyduracağız diye kaybolan yıllarımıza yazık. O halde n’apıyoruz? Bunu da bir güzel yıkıyoruz.

2 Temmuz 2011 Cumartesi

Kate Moss Evlenince Biz de Evlenmiş Sayıldık.


Yıllardır fikrim hiç değişmedi. Bana kalırsa Kate Moss, gelmiş geçmiş en iyi modellerden biri. Modellik normlarını yerle bir eden; hayat tarzıyla, yaşadığı ilişkilerle kendinden sürekli söz ettiren; vintage parçaları mükemmel bir şekilde kombin edebilme yeteneği, özgün stiliyle bir moda ikonuna dönüşen bu kadın, bir model olmanın da ötesinde aslında bir rock yıldızı.

Ve bugün Kate Moss, uzun yıllar beraber olduğu The Kills grubunun gitaristi Jamie Hince ile nihayet evlendi. Tabii yine Kate Moss’vari bir biçimde, kendine özgü tarzıyla. Normalde böyle haberler bu blog’da fazla yer almasa da Kate Moss yukarıda sıraladığım nedenlerden ötürü benim için müstesna bir şahsiyet. Hatta öyle ki, ‘Kate Moss evlenince biz de evlenmiş sayıldık.’

Kendisi vintage görünümlü bir John Galliano gelinlik içinde yine bir Kate Moss; yalın, şık, asil, çekici ve kesinlikle abartısız. Neredeyse el sürülmemiş gibi duran doğal saçları ve makyaj yokmuş gibi gözüken yüzüyle Kate Moss, aşırıya kaçmadan da ne kadar zarif bir gelin olunabileceğini hepimize gösteriyor. Gelinliğinin etek kısmındaki altın işlemeler ve duvağı ise hayranlık uyandıracak cinsten.

Mutluluklar Kate Moss.


Fotolar: Vogue UK, Celebitchy, Popsugar, Fashionista

18 Eylül 2010 Cumartesi

Kate Moss'u Var Eden Fotoğrafçı: Corinne Day


Corinne Day, 27 Ağustos 2010’da uzun süredir mücadele ettiği kansere yenik düşerek hayata veda etti. Hiçbir zaman modayı fazla ciddiye almadığını söyleyen İngiliz fotoğrafçı; moda fotoğrafçılığına yeni bir bakış açısı getirerek onu gerçekliğe yakınlaştırmış, kullandığı modelleri kusurlarıyla, makyajsız ve doğal olarak fotoğraflamayı tercih etmiş, 90’lı yıllarda -belki Kurt Cobain’den de önce- “grunge” görünümünün bu kadar popüler olmasında önemli bir rol oynamıştı.

Fotoğraf çekimlerinde giydikleri kıyafetleri gerçek hayatta satın alamayan, bu çekimlerde mükemmel ve kusursuz gösterilen model arkadaşlarının doğal hallerindeki fotoğraflarını çekerek fotoğrafçılığa başlayan Corinne Day’in hiç şüphesiz ki moda dünyasına kazandırdığı en büyük eseri Kate Moss. Kate Moss’un diğer modellere benzemeyen kusurlu güzelliğinin ve “grunge” görünümünün yaratılmasında kendisinin payı oldukça büyük. Kate Moss’un kariyerindeki dönüm noktalarında hep Corinne Day’in adı geçiyor; ilk fotoğraf çekiminin ya da ilk Vogue kapağı çekiminin Corinne Day tarafından gerçekleştirilmesi gibi.

Gerçek hayatta da çok yakın arkadaş olan ikilinin birlikte gerçekleştirdiği ilk çalışma 1990 yılında The Face Magazine için yapılan "The 3rd Summer Of Love" adlı editöryal çekim. Bu çekim aynı zamanda Kate Moss’un yayınlanan ilk editöryal çekimi olma özelliği taşıyor. Henüz 15 yaşındaki Kate Moss çıplak, makyajsız ve tamamen doğal. Kate Moss’un Marilyn Monroe’yu hatırlatan sahipsiz, kayıp figürüne ve anoreksik görünümüne insanlardan gelen tepkiler etkili olmuş olacak ki; Kate Moss’un ajansı bir süre sonra Corinne Day ile çalışmasını istememiş. Ama yine de beraberlikleri böyle harika bir editöryali vakt-i zamanında bizlere bahşetmiş.

The Face Magazine Temmuz, 1990 "The 3rd Summer Of Love"
Fotoğrafçı: Corinne Day, Model: Kate Moss, Styling: Melanie Ward


Bu da Kate Moss'un ilk Vogue kapağı:
Vogue İngiltere, Mart 1993

17 Eylül 2010 Cuma

FASHION IN MOTION: 3 Boyutlu Kate Moss


AnOther Magazine bugün Twitter üzerinden geri sayım yapıyordu. Sonunda ağızlarındaki bakla gün ışığına çıktı: AnOther Magazine ve Swarovski işbirliği ile gerçekleşen, Baillie Walsh’ın yönetmenliğini yaptığı üç boyutlu Kate Moss videosu. Baillie Walsh ile Kate Moss’un daha başka neler yapabildiğini merak edenler, bir de Alexander McQueen’in 2006 yılındaki defilesinde kullanılan Kate Moss hologramını izleyebilirler.

Bu videoda Kali’den, yani Vikipedi’nin dediğine göre “Hinduizm’de uzun ve karmaşık bir geçmişe sahip olan tanrıça”dan esinlenilmiş. Tıpkı Kate Moss gibi. O da uzun ve karmaşık bir geçmişe sahip değil mi?

AnOther Magazine satın alanlar, içinden çıkan gözlük sayesinde Kate Moss’u üç boyutlu olarak görebilecekler. Ama Kate Moss da sizi görecek mi, ondan şüpheliyim.



Foto: Another Magazine

19 Haziran 2010 Cumartesi

Güzelsem Suçum Ne?

Modelliğin ömrünün diğer mesleklere göre daha kısa olmasından mı, çok küçük yaşta bu mesleğe başlayan modellerin büyüdükçe kendilerini keşfetmesinden mi, yoksa sadece “güzel bir yüz” olarak anılmayı yeterli bulmayıp, başka yeteneklerinin de olduğunu göstermek istemelerinden mi bilinmez; lakin modellerin başka işlere de el atması, özellikle son yıllarda oldukça karşımıza çıkan bir durum.

Lily Cole (The Imaginarium of Doctor Parnassus)

Bu durumun örneği o kadar çok ki saymakla bitmez. Özellikle oyunculuğu tercih ediyor ya da moda dünyasından uzaklaşmayarak bir de tasarımcılığa el atıyorlar. Modellikten oyunculuğa geçiş yapanlar arasında “ubermensch” Milla Jovovich, “The Black Baloon” filmiyle karşımıza çıkan Gemma Ward, “Slumdog Millionaire”deki rolüyle yıldızı parlayan Freida Pinto, “The Imaginarium of Doctor Parnassus” filminde Heath Ledger ile başrolleri paylaşan Lily Cole gibi isimler yer alıyor. Topshop ile anlaşan Kate Moss ve RVCA ile işbirliği yapan Erin Wasson da kendi koleksiyonlarıyla karşımıza çıkıyor. Bunun yanı sıra Karen Elson gibi şarkıcılığa, Heidi Klum gibi hem yapımcılığa hem de sunuculuğa, ya da eski bir model olan ve modelliğe bir türlü ısınamayan, sonrasında da yaşadıklarını paylaşmak için bir kitap yazan Amanda Kerlin gibi yazarlığa soyunan modeller de mevcut. En azından bir blog açıp, hayatlarını paylaşıp, bizlere başka yönlerini göstermeye çabalayanlar da var. Bunun en iyi örneklerinden biri de geçtiğimiz yıl intihar eden, benim çok beğendiğim, Daul Kim adlı Koreli bir modelin “I Like To Folk Myself” adlı blog’u idi.

Naag

Şimdilerdeyse Agyness Deyn, bir arkadaşı ile birlikte, Naag adlı bir e-dergi çıkarmaya başladı. Agyness Deyn’in kreatif direktörlüğünü üstlendiği ve “Beauty”, “Places”, “Culture”, “Fashion” olmak üzere 4 ana başlıktan oluşan dergi hakkında, henüz çok yeni olduğu için yorum yapmak biraz zor olsa da, arada bir göz atmakta fayda var: http://naag.com/

Hepsi olmasa da, içlerinde başarılı işlere imza atan ve “Bazen güzel bir kadın, sadece güzel bir kadın değildir. Pekala güzel olmasının yanı sıra başarılı da olabilir.” dedirtenler de yok değil.


Fotolar: Shadowplay, Naag

9 Haziran 2010 Çarşamba

Eat Less vs Eat More

Kate Moss bir ropörtajında hayattaki mottosunun “Nothing tastes as good as skinny feels.”, yani "Hiçbir şeyin tadı zayıf kalmak kadar güzel değildir." olduğunu söylediğinde bütün şimşekleri üzerine çekmişti. Sorumsuzlukla suçlanmış, insanları anoreksiyaya teşvik etmekle eleştirilmiş ve birçok anoreksiyayla savaşan siteyi karşısına almıştı. O kadar ki en sonunda Kate Moss'un basın sözcüleri çıkıp açıklamalar yapmak zorunda kalmış, Kate Moss'un uzun bir röportajının içinden sadece bu cümlenin çekilmesiyle birlikte yanlış anlaşılmaların doğduğunu dile getirmişlerdi.


Şimdilerdeyse buna benzer bir şey daha tartışılıyor; Urban Outfitters'ın üzerinde "Eat Less" yazan tişörtü. En az Kate Moss'un söylediği cümle kadar tepki aldı ve yine insanları anoreksiyaya teşvik ettiği gerekçesiyle suçlandı. Sonunda tişörtü web sitelerinden kaldırmak durumunda kaldılar ve sadece Urban Outfitters mağazalarında satmaya başladılar ama yalnızca büyük beden olarak!

"Eat Less" yerine "Eat More" yazsaydı eğer, bu sefer de obeziteyi teşvik ettiği gerekçesiyle yine bu kadar tepki alır mıydı sizce?

19 Mayıs 2010 Çarşamba

İmza Taklitçileri Miyiz?

Hep idollerimiz oldu hayatımız boyunca , örnek aldığımız, olmak istediğimiz. Hep başka birisi olmak istedik belki de , kendimizle yüzleşmek hep en zoruydu çünkü. Bunu nasıl yapabilirdik eğer içimizi değiştiremiyor, içten dışa doğru yayılması gereken mutluluğu, huzuru dıştan içe kazanmaya çalışıyorsak ? Hep içte aramamız gereken şeyi dışta arıyorsak? Başkası gibi gözükmeyi en çok ne kolaylaştırabilirdi? Giydiklerimiz….

Moda öyle bir şey ki zaman zaman onun yarattığı ”dönemsel” karakterler olmaya zorluyormuş bizleri hissi veriyor insana. 80′ler geri döndüğünde tayt giymeyi seviveriyoruz bir anda. Vintage moda olduğunda annemizin demode kıyafetleri nimetten sayılıyor, normalde belki de dönüp bakmayacağımız UGG botlar Kate Moss giyince ne de güzelleşiyor gözümüzde. ”ASLA” larımız nasıl da bir anda ”EN”lerimiz,”EN” lerimiz nasıl da bir anda ”ASLA”larımız haline geliyor, anlaşılır değil.

Önce Sienna Miller’a benzersek mutlu olabileceğimize inanıp bohem kıyafetlerimizi üstümüze geçirirken, bir anda yaramaz Paris Hilton’a özenip bol dekolteli elbiselere yöneliyoruz. Bir dönem punk, bir dönem bohem, bir dönem retro takılıyoruz. Peki biz gerçekten neyi seviyoruz? Ya da sevdiğimizi sandığımız şeyleri gerçekten seviyor muyuz?

Ben de ruh haline göre giyime inanırım, ben de tek bir stil yanlısı değilim. Değişikliğe, değişik stillerin kombinlenmesine bayılırım. Modayı eleştirmek söyle dursun en büyük takipçilerindenim. Ayrıca giyim tarzımızın karakterimizin dışavurumu olduğu fikrinin sonuna kadar arkasındayım. Ama bizler stillerimizle karakterimizi mi dışavuruyor, yoksa varolan stiller üzerinden yeni yeni karakterler mi ediniyoruz? Modayı mı kendimize yoksa kendimizi mi modaya uyduruyoruz?

Kate Moss , Edie Sedgwick , Madonna, Michael Jackson, Audrey Hepburn, Ali Macgraw gibi isimlerin stil ikonu olmalarının altında yatan en büyük sebep karakteristik giyim tarzlarıdır. O kadar ki dergileri karıştırdığınızda isimlere bakmadan hangi pantolonun Kate Moss’a ait olduğunu anlayabilirsiniz. Kıyafetleri derileri gibidir, o kadar bütünleşmiştir ki ayıramazsınız. Ne bir beden büyük ne bir beden küçük durur, tamdır. Kıyafetleri onların imzasıdır. Şekilde değişiklik olsa da el yazısı hep aynıdır.

Peki ya siz? Bir imzanız var mı ? Yoksa hep farklı imza atanlardan mısınız ?

Lizard'ın Notu: Bu yazı yaklaşık olarak bir sene önce başka bir yer için yazılmıştı. Burada paylaşmak istedim sadece.

11 Mayıs 2010 Salı

Süpermodellik Kavramı, İlk Ortaya Çıkışı ve İlk Süpermodel


"Süpermodel" kavramı ile ilk olarak 1940'larda tanışıldıysa da insanların aklına direkt olarak 1990'lı yıllar ve o dönemin tabir-i caizse altın kızları olan Cindy Crawford, Naomi Campbell, Christy Turlington, Claudia Schiffer, Linda Evangelista gibi bir elin beş parmağını geçmeyen isimler gelecektir. Kate Moss da bu dönemde ortaya çıkmış, bütün bu isimlerin arasında anılmayı başarmış ve birçok kişi tarafından son süpermodel olarak anılmıştır. Kate Moss'u takiben ortaya çıkan Gemma Ward, Gisele Bunchen gibi isimlerin süpermodel olup olmadığı hala tartışılsa bile daha çok başarılı birer model olarak anılmaktan ileriye geçememişlerdir.

Süpermodel kavramı nedir ve ne zaman ortaya çıkmıştır?


Michael Gross'un "Model: The Ugly Business of Beautiful Women" adlı kitabına göre süpermodel terimi ilk kez 1943 yılında, Clyde Matthew Dessner'in modellik hakkında yazdığı bir kitapta kullanıldı. Ama aslında ilk olarak Judith Cass, 1942 yılının Ekim ayında, Chicago Tribune için yazdığı bir yazısının başlığını, Dessner'den de önce, "Super Models are Signed for Fashion Show" olarak atarak bu kelimeyi kullandı ve böylelikle dünyayı süpermodel kavramı ile tanıştırmış oldu.

Süpermodel terimi hem podyumun hem de reklam kampanyalarının vazgeçilemeyen yüzleri olan, dudak uçuklatacak paralar kazanan, tüm dünyaca tanınan, sektörde büyük önem taşıyan bütün dergilerin kapaklarını süsleyen, hatta aynı ayda birden çok derginin kapağında karşımıza çıkan, diğer ünlülerden hiçbir farkı olmayan, birçok önemli davete katılıp ilgileri üzerine toplayabilen ve bir nevi "rockstar"a dönüşebilmiş modeller için kullanılıyor ya da kullanılıyordu. Bu sıfata layık görülmüş modeller, model olmanın da ötesinde, bir ikon haline gelmiş görünüşleri ile yeri geldiğinde markanın bile önüne geçebiliyorlardı. Özellikle 90'larda Linda Evangelista'nın ya da Naomi Campbell'ın tanıttığı bir elbiseye sahip olmak sadece güzel bir elbiseye sahip olmak değil, aynı zamanda onlar gibi olmaya biraz daha yaklaşmak demekti.

Kate Moss, Naomi Campbell, Christy Turligton

Moda dünyasının belki de Elvis'i, Madonna'sı, Michael Jackson'ı olan bu isimlerin soyadlarının bile kullanılmasına gerek yoktu. Bir tane Cindy, bir tane Naomi ya da Kate vardı, ve herkes böyle denince kimin kastedildiğini kolayca anlardı. Bu modellerin bir diğer önemli özelliği ise sıradışı ve karakteristik bir güzelliğe sahip olmalarıydı. Cindy Crawford'un kıvrımlı vücut hatları ya da Kate Moss'un aslında modellik kriterlerine uymayan kısa boyu, çarpık bacakları ve uzun yıllar tartışılan aşırı zayıf görüntüsü gibi. Ayrıca bu isimlerin başarısı ya da tanınırlığı sadece bir kampanya ya da markadan gelmiyordu. Buna bağlı olarak Victoria's Secret gibi önemli bir marka dahi  bu konuda bir kriter olamıyor, daha çok bu marka vesilesiyle tanınmış Heidi Klum, Adriana Lima ve hatta Tyra Banks bile sadece reklam kampanyalarıyla tanındığı, Christy Turlington 70'ten fazla Vogue kapağında yer alırken kendisi sadece 1 tanesinde yer alabildiği için süpermodel sıfatına layık görülemeyebiliyor. Bir diğer yandan bu süpermodellerin adı hangi skandala karışırsa karışşın, ister Naomi gibi sürekli basına saldırdığı fotoğrafları yayınlansın, ister Kate gibi uyuşturucu kullandığını ispatlayan videoları çıksın, bunlar sadece onların ününü arttırmaya yetiyor ve geri dönüşlerinin daha da olaylı olmasını sağlıyor. Bu nedenle günümüzde her ne kadar bilinen, tercih edilen ve iyi para kazanan modeller olsa da popülerlik ile süpermodellik kavramının birbirine karıştırılmaması gerektiğinin özellikle altı çiziliyor.

İlk süpermodel kimdir?

Lisa Fonssagrives

1970'lerin tanınan yüzlerinden ve Aids'ten ölen model Gia Marie Carangi'nin de yakın arkadaşı olan Janice Dickinson  kendisini ilk süpermodel olarak tanımlasa da işin aslı öyle değil aslında. Kendisinden önce Twiggy'nin olması bir kenara, ilk süpermodel için çok daha eskiye, hatta süpermodel kavramının doğmasından bile geriye gitmek gerekiyor.

Bazı kesimlerce ilk gerçek süpermodel Lisa Fonssagrives olarak kabul ediliyor. Kendisini iyi bir kıyafet askısı olarak nitelendiren model, kariyerinin zirvesinde olduğu dönemlerde bu sıfatla anılmasa da süpermodel olmanın birçok şartını yerine getirerek modellik yaptığı 1930-1950 yılları arasında Vogue başta olmak üzere, Vanity Fair, Time, Life, Town&Country gibi çok sayıda önemli dergiye kapak oluyor. İsveç'ten Paris'e balerin olmak için taşınan Fonssagrives, bir anda kendini moda dünyasının içinde buluyor, dönemin birçok önemli fotoğrafçısı tarafından fotoğraflanıyor, yaptığı evliliklerle de dikkatleri üzerine çekiyor ve böylece zamanının önemli isimlerinden biri haline geliyor.

Bunu takip eden yıllarda başta Twiggy olmak üzere Penolope Tree, Veruschka, Christie Brinkley, Naomi Sims, Stephanie Seymour, Jean Shrimpton gibi isimler de süpermodel olarak anılsa da bu kavram ancak 90'lı yıllara gelinmesiyle birlikte tavan yapıyor.

2000'lerde süpermodel kavramı

Linda Evangelista, Cindy Crawford, Lauren Hutton, Beverly Johnson, Christy Turlington ve Naomi Campbell

Günümüzde modeller gerek aşırı zayıflıkları, gerek birbirlerine olan benzerlikleriyle eskisi gibi ulaşılmaz güzelliği temsil etmek yerine sadece bir askı görevi görüyor. Fark yaratıp aradan sıyrılan isimler olsa bile bunlar süpermodellik mertebesine ne yazık ki erişemiyor. Çünkü artık eskisi gibi kıyafetin önüne, tıpkı tasarımcıların da istediği üzere, geçmeyi başaramıyor. Calvin Klein bile modellere eski ilginin kalmadığını ve bunun iyi bir şey olduğunu düşünüyor. Ayrıca artık birçok büyük marka reklam kampanyalarında daha çok Hollywood yıldızlarını ya da Lily Allen, Vanessa Paradis gibi ünlü şarkıcıları kullanmayı tercih ediyor.

Peki bunun sebebi gelişen teknoloji ile birlikte herkesin artık bir şekilde modayla ilgili olması, aradığına daha kolay ve çabuk ulaşabilmesi olabilir mi? Ya da modanın değişen hiyerarşisiyle birlikte podyumdan sokağa değil de sokaktan podyuma taşınması? Birçok stil sitesi veya blog'u sayesinde gerek farklı tarzları, gerek görünüşleriyle sokaklardan, yani içimizden yeni yeni insanların türemesi ve belki de ulaşılmaz diye nitelendirdiğimiz o büyülü dünyanın büyüsünün böylece bir şekilde bozulması ya da önceden sadece takipçi olabilen insanların internet sayesinde "takip edilebilir" olmayı keşfetmesiyle birlikte kendilerine rol modelleri edinmekten vazgeçmesi de nedenlerden birkaçı olarak gösterilebilir mi?

Daha da önemlisi insanlar söz hakkı edinince ve söylediklerinin önemsenmeye başladığını fark edip yargıç görevini üstlenince, yani bir nevi otoriteyi ele geçirince "süper" kavramı tamamen raflara kaldırılmıştır belki de?

Fotolar: The Fame Flame, The Fashion Ezine, Fashionologie, Veronica's Fashion&Make-Up Blog, Independent
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...