tasarımcılar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
tasarımcılar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Temmuz 2012 Perşembe

SUMMER QUEEN: OYE Tasarımları ile Bir Yaz Günü


Kimsenin 35C°’lik bir havayı büyük bir heyecanla ve hevesle beklediğini sanmıyorum. Ama yine de yaz, okullusundan çalışanına kadar pek çoğumuzun en sevdiği mevsim.  Yaz kelimesini duyar duymaz beynimizde canlanan imgelemleri sevmemek mümkün mü? Deniz, kum, güneş, bünyeden arındırılmış sorumluluk duygusu, tatil…


İşte hepimizin kafasının bu imgelemlerle dolup taştığı şu günlerde, blog’u da bu moda sokalım istedik ve OYE Swimwear ürünleriyle yaz esintili bir çekim gerçekleştirdik.


OYE’yi duymayanın ise kalmadığını umuyorum. Yerli ve yabancı pek çok ünlü ismin tercih ettiği OYE’nin, ya da nam-ı diğer Open Your Eyes’ın yaratıcısı Seda ve Ayça Sadıkoğlu isimli iki kardeş. Her yeni koleksiyonunu merakla takip ettiğim, her sample sale’ini heyecanla beklediğim bu marka, plaj giyimini bambaşka bir boyuta taşıyor.


Hepinizin Nat King Cole'un Those Lazy, Hazy, Crazy Days of Summer adlı şarkısındaki gibi bir yaz geçirmeniz ya da geçiriyor olmanız dileğiyle. J 

Model: Gözde Kınalı
Fotoğraflar: Gizem Dalyan

16 Haziran 2012 Cumartesi

FLASHIONBACK: Hussein Chalayan Sonbahar/Kış 2000 Koleksiyonu


Moda ile ilişkiniz bir şekilde başladı. Annenizin ayağınıza 5 numara büyük ayakkabılarını o yokken ayağınıza geçirdiğinizde. Spice Girls’ün en revaçta olduğu ve her okulda en az 3 Spice Girls grubu kurulduğu günlerde grup arkadaşlarınıza “Ben Emma olmak istemiyorum yea, Victoria’nın tarzı bana daha çok uyuyor” dediğinizde. İlk flörtünüzle ilk buluşmanıza giderken ne giyeceğinizi kara kara düşündüğünüzde ya da üniversitenin ilk günü abartıya kaçmadan dikkat çekici olabilme amacıyla gardırobunuzun karşısına geçtiğinizde. Er ya da geç. Peki ya modanın sizi ilk şaşırttığı, ağzınızı açık bıraktığı, bunun sadece giyinmek demek olmayabileceğini, sanki bundan çok daha fazlası olduğunu hissettirdiği o ilk anı hatırlıyor musunuz? Ben hatırlıyorum.


Sene 2000 ve ben okuldaki Spice Girls grubunda sırf sarışın olduğu için Emma olmaya mahkum edilmiş bir kızım. Televizyonda bir kanalın ana haber bülteni açık. Bir defileden bahsediliyor. Bembeyaz bir odada modeller ağır çekim diyebileceğimiz bir hızda yürüyor. Sonra bir tanesi duruyor ve sandalyenin kılıfını çıkartarak onu giymeye başlıyor. Bir diğeri masanın içine giriyor ve sonra onu bir anda eteğe dönüştürüveriyor. Ve alkışlar kopuyor. Ben de evde, salonda kendi kendime alkışlıyorum. Ağzım açık.


Hussein Chalayan after words, autumn/winter collection 2000 – 2001 from Victor Lilov on Vimeo.

Bahsi geçen defile Hussein Chalayan Sonbahar/Kış 2000 koleksiyonu. Yukarıda After Words adındaki bu koleksiyonun defilesinin tamamının videosu var. İzlerken muhtemelen siz de o gün orada bulunan herkes gibi kuvvetlice alkışlamamak için kendinizi zor tutacaksınız. Tutmayın. Alkışlayın.

Fotolar: Used Magazine, Soft Revolution

31 Mayıs 2012 Perşembe

SHOE QUEEN: Anastasia Radevich'ten Müzelik Ayakkabılar


Bir reklamdaki “Onlar halka değil, fil!” diye bağıran küçük çocuk gibi bağırmak istiyorum kimi ayakkabıları gördüğümde: Onlar ayakkabı değil, sanat eseri! Çünkü gerçekten bazı ayakkabılar, ayaklarımızın kabı olmanın çok ötesinde bir yerdeler ve ayaklarımızdan ziyade sanki bir müzeye ait gibiler. İşte Anastasia Radevich’in tasarladığı ayakkabılar da bu ayakkabılardan; tam müzeye koymalık, sanat eseri olarak sergilemelik, önüne geçip saatlerce incelemelik.


Dünyanın önde gelen ayakkabı tasarımı okullarından biri olan London College of Fashion diplomalı Anastasia Radevich’in cv’sinde hemen göze çarpan Alexander McQueen ve Nicholas Kirkwood isimleri eminim ki tasarımlarını gördükten sonra sizi şaşırtmayacaktır. Bunların dışında Bolongaro Trevor için tasarımlar yapmış ve Montreal’deki Aldo Group’ta iki sene çalışmış. Biofuture, Kinetik, Dreamfall ve Lost Civilizations olmak üzere şimdiye kadar çıkardığı toplam dört ayakkabı koleksiyonu var ve her koleksiyon yaratıcılığın ne kadar da sınırsız olduğunun birer ispatı niteliğinde.


Son koleksiyonu olan Lost Civilizations’ta Radevich geçmiş, günümüz ve geleceğin kayıp medeniyetlerinden ilham alıyor. Geçmişte yükselen deniz seviyesiyle kaybolan medeniyetleri sular altında kalarak paslanmış ve yosun tutmuş topuklarla, günümüzün çevre sorunlarını derinin ve ipeğin üzerine yaptığı petrol sızıntısı, atom bombası baskılarıyla ve gelecekte medeniyetlerin dünyanın ikinci bir buzul çağına girmesiyle yok olacağına dair olan inancını da donmuş bir dünya baskısı ve buzul görünümlü topuklarla ayakkabılara taşıyor.

Şimdi müsadenizle bağırmak istiyorum: Anastasia Radevich bir tasarımcı değil, bir sanatçı!

Fotolar: Anastasia Radevich, Rock'n Roll Bride

14 Mayıs 2012 Pazartesi

SHOE QUEEN: Ruthie Davis'in Gönülçelen Tasarımları


Aklınızı bir an için Louboutin’lerden, gözlerinizi bir anlığına Nicholas Kirkwood  ve Jimmy Choo’lardan parmağımı doğrulttuğum yere kaydırın; yani Ruthie Davis’e. Çünkü o da en az bu saydığım isimler kadar kalp atışlarını hızlandıran, rüyalara giren, gönülçelen ayakkabılar tasarlıyor.


Ayakkabılarla olan ilişkisi her kadınınki gibi başlamış; yani onlara aşık olarak. Kendisi iki yaşından beri ayakkabılara vurgun olduğunu söylüyor. Genç bir kızken gardırobunu gören babası ona şöyle demiş: “Ya çok zengin birisiyle evleneceksin ya da ayakkabı bağımlığını destekleyebilmek için ayakkabı işine gireceksin.” Ve Ruthie Davis, ikincisini yapmayı tercih etmiş.


Ayakkabı dünyasına pazarlama departmanından giren Ruthie Davis, ilk işi olan Reebok’ta çalışırken dahi asıl tutkusunun yaratma, bir şeyler üretme olduğunu fark etmiş ama o zamanlar bunu bir kariyer olarak düşünmemiş. Reebok, Ugg Australia ve Tommy Hilfiger gibi markalarla dolu başarılı bir iş hayatına sahip iken bir gün kocası sormuş, “Tommy Hilfiger için mi çalışmak istiyorsun yoksa Tommy Hilfiger olmak mı?” Yine ikinci şıkkı tercih eden Davis, böylelikle 2006 yılında kendi adını taşıyan markası altında ayakkabı ve çanta tasarımları yapmaya başlamış.


“Eğer bir şeyin düzgün yapılmasını istiyorsan, onu kendin yap” cümlesini kendine motto edinen Ruthie Davis'in ayakkabı ve çantalarını tercih eden ünlülerin sayısı oldukça fazla. Lady Gaga, Jennifer Lopez, Fergie, Beyonce, Miley Cyrus ve Penelope Cruz  gibi stilleriyle birçok kişiyi etkileyen isimler bunlardan yalnızca birkaçı.



Kadınların ne istediğini biliyorum, gibi iddialı bir cümle sarf etmiş kendisi ama katılmamak elde değil. Çünkü bu ayakkabılardan istememek namümkün.

Fotolar: Ruthie Davis Facebook sayfası

7 Ocak 2012 Cumartesi

Emel Gözde Becerikli'ye Destek Olalım


Bundan yıllar önce The Hall’de çeşitli modasal etkinlikler düzenleyen bir ekibin parçasıydım. Bu vesile ile harika genç tasarımcılar, fotoğrafçılar ve daha pek çok yetenekli kişiyle tanışma fırsatı yakaladım. İşte Emel Gözde Becerikli de bu isimlerden biri. Soyadına yakışır bir şekilde becerikli ve yaratıcı olan Gözde ile tanışmama 2007 yılında Childlike isimli koleksiyonu vesile oldu. Bu koleksiyonun bende nasıl yer ettiğini isterseniz şöyle açıklayayım: Az önce Gözde ile konuşurken ve hangi koleksiyonundan bahsettiğimi anlatmaya çalışırken, dün ne yediğini dahi hatırlamayan bendeniz koleksiyondaki bir elbisenin nerede kullanıldığını, koleksiyonun aldığı ödülü ve tasarımlardaki her detayı hatırlıyordu. Bu arada merak edenler için hemen belirteyim: Bu koleksiyon, EİB Moda Tasarım Yarışması’nda birinci olmuştu.


Yeditepe Üniversitesi Moda Tasarımı Bölümü 4. sınıf öğrencisi olan Gözde’nin sırf bu yukarıda fotoğraflarını görmüş olduğunuz Childlike isimli koleksiyonuna bakarak bile yeteneğini ve bir moda tasarımcısı olarak nasıl da gelecek vadettiğini anlamak mümkün. 

Bu yetenekli ve harika insanın bir konuda hepimizin desteğine ihtiyacı var: Gözde’ye 2003 yılında sarkom kanseri teşhisi kondu ve o günden bugüne birtakım ameliyatlar geçirdi. Şimdiyse bir operasyon daha geçirmesi gerekiyor ve bu nedenle 20 Ocak tarihine kadar 100.000 TL’ye ihtiyacı var. Onu yalnız bırakmayan okulu ve arkadaşları sayesinde bu para toplanmaya çalışılıyor. Siz de destek olmak ister misiniz? Eğer cevabınız evetse, bu hesap numarasına yardımlarınızı yollayabilirsiniz:

Yeditepe Mezunlar Derneği adına Anadolu Bank Caddebostan Şubesi
IBAN: TR 26 0013 5000 0000 4423 8400 07

Kendisi ayrıca tazecik bir moda blogger’ı. Belki bir merhaba demek istersiniz: http://whatisyourfavouritefashionitem.blogspot.com/

24 Haziran 2011 Cuma

Zarif ve Asil Tasarımlar: Rachel Gilbert


Rachel Gilbert; şıklığın, zerafetin, kadınsılığın ve cazibenin aynı potada eritilip, mükemmel bir şekilde karıştırılmasıyla ortaya çıkan tasarımların yaratıcısının adı. Son 1-2 yıldır işlerini, özellikle de peri masallarından fırlamış gibi gözüken uzun gece elbiselerini yakın markaja aldığım Avustralyalı tasarımcının Liso Ho, Morrisey gibi markalar için tasarımcı olarak çalışmasından kendi markasını yaratmasına kadar uzanan kariyeri ve bu sürecin hızlılığı da birçoğumuza dudak ısırtacak cinsten. Avustralya’nın en önemli moda okullarından biri olan Whitehouse Institute of Design’dan mezun olan genç tasarımcı, daha henüz 22 yaşındayken Nicky Hilton’ın Chick adlı markasının baş tasarımcısı olmuş diyeyim, gerisini siz hesap edin.


Kendisini azimli, yaratıcı, tutkulu ve vefalı olarak tanımlayan Rachel Gilbert, kariyerindeki en gurur verici anının bir baloda hiç tanımadığı birisinin üzerinde ilk tasarımlarından birini görmesi olduğunu söyleyecek kadar da mütevazi. Çünkü tasarımları Net-A-Porter’da Stella McCartney, Vivienne Westwood gibi tasarımcıların tasarımlarıyla birlikte satılıyor; Taylor Swift, Toni Braxton, Paris Hilton, Dani Minogue gibi isimlerin üzerinde karşımıza çıkıyor.


İsterseniz bir arkadaşınızın düğününe, isterseniz arkadaşlarınızla sinemaya ya da kahve içmeye, isterseniz de gece bir partiye gidin; Rachel Gilbert tasarımları size şıklığı ve tüm ilginin odağı olmayı %100 garanti ediyor.


28 Mayıs 2011 Cumartesi

MCQUEEN OLMAK


Düşünün, gelmiş geçmiş en iyi tasarımcıların kim olduğu düşünüldüğünde isminiz ilk akla gelen isimler arasında yer alıyor. Kırk yıllık hayatınız çok az insanın sahip olabileceği başarı hikayeleri ile dolu. Moda dünyasının aykırı kişiliği, holiganı, sınır tanımayanı, yaramaz çocuğu olarak anılıyorsunuz ve sizinle mukayese edilebilecek alternatif bir isim dahi yok; çünkü siz Alexander McQueen’siniz.

Düşünün, Central Saint Martins’ten mezunsunuz. John Galliano’nun ardından Givenchy’nin baş tasarımcısı seçiliyorsunuz. ‘Homogenic’ adlı albümünün kapağı için Björk ile çalışıyor, hatta ‘Alarm Call’ adlı videosunun yönetmenliğini üstleniyorsunuz. Üst üste tam dört kez “Yılın İngiliz Modacısı” ödülüne layık görülüyor ve sonunda kendi markanızı oluşturuyorsunuz. Sarah Jessica Parker, Kate Moss, Lady Gaga, Nicole Kidman, Charlize Theron ve Naomi Campbell ise sizin tasarımlarınızı tercih eden isimlerden sadece birkaçı.

Buraya kadar Alexander McQueen olmak, dünyadaki tüm kapıları açabilen bir anahtarı elinizde tutuyormuş gibi hissettirmiş olmalı ya da dünyanın her yerinde özel ve ayrıcalıklı olabileceğiniz bir vip karta sahipmiş gibi. Ama bu sayılanlar işin sahne önündeki gösterişli kısmı, ekrana yansıyan eğlenceli tarafı. Çünkü aslında herkes birden fazla yaşam sürer. Çünkü McQueen’in eski eşi George Forsyth’nın da dediği gibi, insanlar Alexander McQueen’i sadece başarılı bir moda tasarımcısı olarak gördü; oysaki onun başka yönleri de vardı ve kimse bunları görmek için çabalamadı.


Şimdi yeniden düşünün. Düşünün ki sürekli yaratıcı olmak, üretmek, kendinizi tekrar etmemek ve hep daha iyisini yapmak zorundasınız. İnsanların, her başarılı insandan olduğu gibi, sizden de beklentileri oldukça büyük. Etrafınız bunca insan ve zenginlik ile çevriliyken, aslında kendinizi son derece yalnız hissediyorsunuz. Çünkü biliyorsunuz ki işin eğlenceli kısmı bittiğinde, parti sona erdiğinde, insanlar evlerine dağıldığında tek başınıza kalacaksınız. Üstelik çok değer verdiğiniz bir arkadaşınız intihar etmiş, annenizi ise kısa bir süre önce kaybetmişsiniz.

Bu birbirinden tamamen zıt iki yaşam arasında bağlantıyı kurmak oldukça zor olmalı; moda dünyası gibi acımasız, ikiyüzlü bir sektörde tutunup var olabilmek ve kendi içindeki sorunlara tek başına göğüs germek.


11 Şubat 2010 tarihinde Alexander McQueen’in kendini asarak intihar ettiği haberi internete düştüğünde, sosyal medyada her gün birisinin öldüğüne dair çıkan yalan haberlere çok alışkın olduğumuzdan, ilk başta inanamadık. Ayrıca Alexander McQueen gibi kariyerinin zirvesinde, her şeye sahip olduğunu düşündüğümüz bir tasarımcının kendini öldürmüş olabileceği ihtimalini aklımız almıyordu; ama haber ne yazık ki doğruydu.

Alexander McQueen aramızdan ayrılalı tam bir yıl oldu. Daha önce hiç kullanılmamış form ve şekilleri tasarımlarında kullanarak ve yaratıcılığın sınırlarını zorlayarak moda dünyasına çok şey kattı. O, bir tasarımcıdan ziyade bir sanatçıydı. Bu nedenle yakın arkadaşı Daphne Guinness’in şu sözlerine katılmamak mümkün değil: “Eğer tasarımcı McQueen ise ve siz modanın bir sanat olup olmadığını sorguluyorsanız, cevap şu olacaktır: EVET.”

* Bu yazı Size Magazine #2 için yazılmıştır.

25 Ekim 2010 Pazartesi

HEDİYE: Didem’in İzi’nden Halloween'e Özel


İstedim. Hep istedim. Şöyle güzel bir Halloween partisine iddialı bir kostüm ile katılıp herkesin dikkatini çekebilmeyi hep istedim. Ama vampir olacak kadar klişe, Betty Boop olacak kadar seksi, Supergirl olacak kadar sıkıcı değildim. Peki neydim?

Halloween’e günler kala hadi şöyle bir şey yapalım: Siz bana bu Halloween için kostüm fikirleri verin; ben de size Didem’in İzi markasının yaratıcısı, çok sevdiğim Didem Aras’ın Halloween’e özel, dahası bu blog’a özel tasarladığı balkabağı şeklindeki broşu kazanma şansını.

Kazanmanız için yapmanız gerekenler:

  • Aşağıya Halloween’de ne giyilebileceği, ne olunabileceği konusunda  bir yorum bırakmak. Mail adresinizi de eklemeyi unutmamak.
  • Twitter’dan bu yarışmanın duyurusunu yapmak, bu yazının linkini vermek ve tweet’in sonuna @gizemdalyan’ı eklemeyi ihmal etmemek. Böylece ben de Twitter’a yazdığınızı görebileyim.

Ayrıca Didem’in İzi’nden giderek internet sitesini de incelemeyi unutmayın:

* Kazanan kişi random.org üzerinden belirlenecek ve 31 Ekim tarihinde bu yazının altına eklenecektir.

Kazanan:Nyuu

24 Eylül 2010 Cuma

KAŞİF QUEEN: Yakın Markaj: Ada Zanditon


Ada Zanditon gelecekte adını çok duyacağımız, oldukça yetenekli, sınırları zorlayan, aşırı yaratıcı ve yenilikçi İngiliz bir moda tasarımcısı. Kendisi London College of Fashion’ı 2007 yılında kadın giyim dalında derecelikle bitiriyor. Mezuniyet koleksiyonu ise Royal Academy’de sergilenmek üzere seçiliyor. CV’si Alexander McQueen, Jonathan Saunders ve Gareth Pugh gibi moda dünyasının ilahı sayılabilecek isimlerin yanında yapmış olduğu stajlar ile dolup taşıyor. Aynı zamanda bir illüstratör; yapmış olduğu illüstrasyonlar da en az kıyafet tasarımları kadar ilgi çekiyor.


Bununla da kalmıyor; kıyafetlerin ekolojiye ve etik kurallara uygun olarak üretilmesine büyük önem veriyor. Kanserojen maddeleri tasarımlarında kullanmıyor, kullandığı malzemeleri mümkün olduğunca ziyan etmemeye çalışıyor ve geri dönüşüme oldukça önem veriyor. Hatta 2008 yılında Paris’te gerçekleşen Ethical Fashion Show’da, Emergence adlı koleksiyonuyla yaratıcılık ödülüne layık görülüyor.


Markasını 2008 yılında oluşturmuş olsa da dünya pazarına 2009’da, Londra Moda Haftası’nda gerçekleştirdiği defile ile açılıyor. Çok değil, birkaç gün önce Londra Moda Haftası’nda sergilediği Payroma adlı koleksiyonu da büyük ilgi uyandırıyor. Patrick Wolf, Victoria Modesta gibi isimlere sahne kostümleri tasarlaması da cabası.

Tasarımlarındaki özgünlük yadsınacak gibi değil. Bu kızı yakın, ama çok yakın markaja alın. Pişman olmayacaksınız.

Fotolar: Adaz

7 Eylül 2010 Salı

SHOE QUEEN: Nicholas Kirkwood+Keith Haring= Sanat

Ayakkabı tanrılarından biri olan Nicholas Kirkwood'un akıl almaz yeteneği ve Keith Haring'in sanatı birleşirse ne olur?

Ben size söyleyeyim; ortaya gerçeküstü, çılgın, giyilebilir sanat ürünleri çıkar. Keith Haring by Nicholas Kirkwood adı verilen bu koleksiyondaki ayakkabıları alıp, giyip sokağa mı çıkmalı; yoksa dekor niyetine evin baş köşesine mi koymalı? Duvara mı asmalı? Koyna alıp da beraber mi yatmalı? Sadece hayran hayran mı bakmalı? Belki de ağzı burnu kayıncaya kadar ayaktan çıkarmamalı?

Ama almalı.

Lizard'ın Notu: Keith Haring by Nicholas Kirkwood Collection'ın satışı, Şubat 2011'de başlayacak.

Foto: C'est La Vie

6 Eylül 2010 Pazartesi

Bu Kış Ne Giyeceğiz?

Aylardan “Giyecek hiçbir şeyim yok.” ayı, günlerden “Bu havada ne giyilir ki? Çıldıracağım!!” günü. Saat ne giyeceğini bilemeden dolabın önünde geçirilen saatleri on geçiyor. Bu çanlar kimin için çalıyor? Herkeste yağmur sonrası açığa çıkan çimen kokusunun güzelliği tweet’i, sanki İstanbul’un her yeri yemyeşilmiş gibi. Nedense bu aralar benim burnuma daha çok yalnızlık kokusu geliyor. Bir de bayatlamış sanırım, ekşi ekşi kokuyor.

Bu havalarda ne giyilir gerçekten? Peki ya kış? Kışa da hazırlanmalı sanki yavaştan?

Christian Louboutin
Marc Jacobs

-Minik çantalara, clutch’lara bir süre ara; çünkü yanımızda taşımamız gereken eşya fazla. Kaplumbağa misali evimizi yükleniyoruz sırta. Bu sene bütün defilelerde karşımıza çıkan kürk çantalardan edinilebilir mesela.

-Kanma sakın “Dışarı çıksam, biraz ıslansam…” diyen Arap kızına. Bir şemsiye al sen muhakkak yanına.

-İçinde yağmur kelimesi barındıran eşyalar, kulağa işe yarar geliyor. Yağmurluk gibi, yağmur çizmesi gibi. Özellikle bu yağmur çizmeleri mini eteklerle ya da jean şortlarla kombinlenmeli. Glastonbury Festivali’ndeki insanlar gibi.

Chloe
Jean Paul Gaultier

-Kiltlerin de bu sezonun en büyük trendlerinden biri olduğunu es geçmemeli. İskoçya'ya selam eylemeli.

-Şallar ve fularlar! Sonunda yeniden boynumuza dolanacaklar.

-Ne yaparsan yap, yine de leopardan şaşma!

Marc Jacobs
Asos

-Daha soğuk günler için dolabında cape adı verilen; genellikle kolsuz, pelerin gibi gözüken kabanları sakla. Deve tüyü rengi olanı en moda.

- Çok seveni yoktur kadifenin, ama bu sene çok moda olacak. Bilesin.

-Bora Aksu'da anladık, Zeynep Tosun'da onayladık. İç giyimi dış giyim olarak kullanmaya devam ediyoruz.

Louis Vuitton
John  Patrick Organic

-60'ların ve 70'lerin etkisi bu kış da tüm gücüyle varlığını sürdürüyor. Bu nedenle yüksek bel pantolonlara, kabarık eteklere, annenin dolaplarını karıştırmaya tam gaz devam. Aranızda hala "cat eye" denilen gözlüklerden edinmeyen kaldı mı ki?!

2 Eylül 2010 Perşembe

İFW GENEL- Bora Aksu, Zeynep Tosun, Simay Bulbül, Bahar Korçan, Özlem Süer

Queen’in 1995 yılında çıkan Made In Heaven adlı albümündeki Too Much Love Will Kill You adlı şarkısını bilir misiniz? Aşkın fazlası insanı öldürür mü bilemeyeceğim, ama modanın fazlasının insanı öldürme potansiyeli olduğunu İstanbul Fashion Week’te anlamış olduk!

İstanbul Fashion Week’in ardından insanların aklında kalan en büyük şey, defile öncesi kapı önlerinde yaşanan izdiham ve bunun sonucu oluşan itiş kakışlar oldu. Kapı önlerindeki görüntü bir defile girişinden ziyade bir metal konserine girişi andırıyordu. Tek fark simsiyah kostümler yerine topuklu ayakkabılar, ışıl ışıl kıyafetler içindeki şık hanımefendiler ve şık beyefendilerdi. Tek giriş kapısının olması ve vip de olsanız, basın da olsanız, veyahut normal davetli de olsanız aynı yerden giriyor oluşunuz; bu çirkin görüntünün oluşmasına ve sonuç olarak vip davetlinin ezilmesine ya da basının içeriye girememesine neden oldu. Bu nedenle belki de sadece basın ve vip davetlinin girebileceği bir ikinci kapıya ihtiyaç vardı ya da her defileye giriş, yaka kartlarından ziyade, sadece isim listeleriyle olmalıydı. Böylelikle 900 kişilik alana 1200 kişi girmeye çalışmaz, aralarında vip davetlinin ve basının da yer aldığı bir grup insan dışarıda kalmak zorunda olmazdı.

İTÜ Taşkışla mekan olarak çok güzel bir mekan aslında. Özellikle yazın yapılan bir etkinlik için oldukça uygun, ama ne yazık ki böyle bir organizasyon için yeterli gibi durmuyor. Geçirdiğim dört gün boyunca düşündüğüm şey, her ne kadar çevremdeki insanlar aksini düşünüyor olsa da, Santral İstanbul’un böylesine büyük bir etkinlik için çok daha uygun olduğu. Evet, belki bekleme alanı küçük ve oldukça sıkıcıydı. Evet, lokasyon olarak da ters bir yerdeydi ama en azından vakit öldürebileceğiniz Otto Santral ve Tamirane gibi güzel mekanları da çevresinde barındırıyordu.

İstanbul Fashion Week’in en önemli insanları yabancı basındı. Adınız Paul, Mary ya da Susan ise sizden güzeli yoktu. Gerçi gözümün önünde ne Ayşe’ler, ne Zeynep’ler Sarah’a dönüşüp de içeri girdi, o da ayrı bir hikaye. Yabancı basın ve Türk basının bu kadar birbirinden ayrı tutulduğunu, resmen bir kast sisteminin oluşturulduğunu ve iki tarafın birbiriyle bir araya gelmemesi için özel bir çaba sarf edildiğini görmek ise oldukça üzücüydü. Davet edilen onlarca yabancı basın mensubu ve blogger ise, İstanbul’a ilk defa gelmenin heyecanıyla, defilelerden ziyade İstanbul’u gezmeyi tercih etmişti.

Türk blogger’lara gelince… Blogger’lık Türkiye’de henüz daha oturmadı, bu bir gerçek. Tüm dünyada olduğu gibi ne bir meslek olarak görülüyor, ne de kitlelere yön verebilen ve söz geçirebilen bir blog mevcut. İyi blog’lar tabii ki var; ama bir iyi blog’a yüzlerce anlamsız blog düşüyor, blog sahibi olmak ile blogger olmak bu nedenle birbirine karışıyor. İstanbul Fashion Week’te her blog sahibi olan ve blog’una iki kelime bir şey yazabilen blogger olarak ortada geziyor ve “Sen benim kim olduğumu biliyor musun?” edasıyla salınıyordu. Blogger’lık olayında ne bir ayrıcalıklı olma durumu ne de önemsiz olma durumu söz konusu olmalı. İstanbul Fashion Week’e en çok davetiye dağıtanlar blog’lar olduğuna göre tasarımcılar bu yeni oluşan potansiyel gücün farkında. Ama ne yazık ki bu potansiyel güç, İstanbul Fashion Week’te görüldüğü üzere, doğru kullanılamıyor. Blogger’lık ne blogger’ların düşündüğü kadar önemli ne de organizasyonun düşündüğü kadar önemsizdi. Ama sen tüm blogger’ları içeri alıyorsan ve her birinin boynuna birer tane basın kartı geçiriyorsan o zaman onlara üçüncü sınıf insan muamelesi yapmamalı, hor görmemelisin. Veyahut sistemini ona göre oluşturmalı, sadece önceden belirlemiş olduğun blogger’ları içeri almalısın. Blogger’lar ise nerede duracağını bilmeli, kendilerini dergilerle kıyaslamaktan vazgeçmeli, ikisinin tamamen farklı şeyler olduğunu anlamalı ve olay farklı sıkletlerdeki iki boksörün laf dalaşına dönmemeli.

İstanbul Fashion Week; Londra, Paris gibi moda haftalarıyla kıyaslanmamalı. İstanbul Fashion Week’in tek kıyaslanabileceği şey yine kendisi. Umarım her sene bir öncekinden daha iyi olur, gelen gideni aratmaz.

İstanbul Fashion Week’te güzel şeyler olmadı mı? Oldu tabii. Çok başarılı genç tasarımcıların yeni koleksiyonlarına şahit olmak, bizden de ne kadar güzel şeylerin çıkabildiğinin idrakına varmak çok umut vericiydi. Hemen hemen her defileyi izledim; ama hepsini yazmak yerine en çok beğendiklerimi paylaşmak istedim. Beğendiklerim arasında yer alan Günseli Türkay ve Deniz Mercan defilesini ise daha önce yazmıştım zaten.

İşte benim için İstanbul Fashion Week’in “en”leri:

Bora Aksu-İstanbul

İstanbul… Aşık eden şehir, can yakan şehir. Romantik olduğu ölçüde kaotik, masum olduğu kadar da kurnaz şehir. Gecesi gündüzüne uymayan, günün geceyi takip etmediği şehir. Hepsinin birbirinden kopuk olduğu onlarca semti içinde barındıran, seni de beni de kapsayan, yeri geldi mi de yutan o inanılmaz şehir…


İstanbul Fashion Week’in en çarpıcı koleksiyonu bu inanılmaz şehri kendince yorumlayan Bora Aksu’dan geldi. Tasarımcı, İstanbul adını verdiği koleksiyonunda herkesin bildiği bir İstanbul’u değil; kendi İstanbul’unu anlatıyor, kıyafetler aracılığıyla İstanbul’a dair sevdiği şeyleri bizlerle paylaşıyordu. 80 yıllık Kelebek Korse Mağazası, Bora Aksu’nun İstanbul’da en çok sevdiği mekanlardan biri olsa gerek ki, tasarımlarında bolca iç çamaşırı ve korse detayı kullanmıştı. Pudra rengiyle açılışın yapıldığı, aralara altın renginin serpiştirildiği ve siyah ile kapanışın gerçekleştiği koleksiyon; gündüzden geceye geçen ve her daim canlı, kendini sürekli yenileyen, ama bir o kadar da kendinden ödün vermeyen bir İstanbul’u anlatıyor gibiydi. Kullanılan fiyonklar ve tüller İstanbul’un romantizmine gönderme yaparken, birbirinden alakasızmış gibi gözüken parçaların üst üste giydirilmesiyle yakalanan uyum da İstanbul’un tüm tezatlıkları bünyesinde ne de güzel harmanladığına işaret ediyordu sanki.

İstanbul’u bilmeyene anlatmak belki biraz daha kolaydı. Bilene ise yeniden anlatmak… İşte bu zor olandı… Ve Bora Aksu bunu başardı.


Zeynep Tosun

Zeynep Tosun'dan kadınsı, duru, bir o kadar da seksi bir koleksiyon.


Zeynep Tosun geçtiğimiz kıştan bu yana olgunlaşmış ve bu tasarımlarına da yansımıştı sanki. Şubat ayında gerçekleşen İstanbul Fashion Week’teki eğlenceli koleksiyonun yerini daha ağır, daha kadınsı bir koleksiyon almıştı. Vintage etkilerinin bolca görüldüğü koleksiyonun renk yelpazesi de oldukça genişti. Hardal rengi bebek mavisiyle birleşmiş, cart kırmızılar pastel renklerle kullanılmış ve siyahın asaleti de unutulmamıştı. Geçtiğimiz sezonun en önemli trendleri arasında yer alan iç giyimi dış giyim olarak kullanma, Zeynep Tosun’un yeni koleksiyonunun temelini oluşturuyordu. Transparan kumaşların altından gözüken romantik iç çamaşırları bu koleksiyonun en çok göze çarpan detaylarıydı.


Simay Bülbül –Attarti Ana

Attarti Ana, her şeyi gören, bilen; aydınlığın ve karanlığın, iyinin ve kötünün, zevkin ve acının ötesinde bir büyücü…


İşte Simay Bülbül’ün son koleksiyonu bu İzmirli büyücüden esinlenilerek hazırlanmıştı. Siyah, petrol mavisi, yeşil ve beyazın hakim olduğu koleksiyonda Simay Bülbül’ün kadınları mitolojik birer tanrıçayı andırıyordu. Deri gibi kullanılması oldukça zor olan bir malzeme nakış gibi işlenmiş, şifon ve ipek kumaşlarla birleştirilmiş, altın rengi büyük aksesuarlarla tamamlanmış ve ortaya inanılmaz güzel bir koleksiyon çıkmıştı. Defilenin sonlarına doğru çıkan uzun, beyaz elbiseleri görünce Simay Bülbül’ün aynı zamanda alışılmışın dışında, güzel ve göz alıcı gelinlikler de tasarlayabileceğini düşündüm. Koreografisinden müziğine ve defile öncesi oturacağımız yerlerin üzerinde bizi bekleyen çeşitli otlara kadar her detayın düşünüldüğü defilede Attarti Ana bizi büyüledi… Yüzyıllardır yaptığı gibi…


Özlem Süer- Good Life

Kaçırıldık. Özlem Süer tarafından Kız Kulesi’ne, daha iyi bir hayatın nasıl olabileceğine dair fikir edinmeye…


Leandros ile Hero’nun aşkına şahit olan, kaderi yenmeye çalışan bir babanın kızını saklayan, Nazım Hikmet’in büyük dedesinin hayatını kurtaran Kız Kulesi bu kez Özlem Süer’in hikayesine ev sahipliği yapıyordu. Bu hikayede her şey sevgi ile kucaklanıyor, hayatımızın her anı kutlanıyor, konuşmadan da anlaşabildiğimiz bir dünya yaratılıyordu. Bu nedenle Kabataş’tan Kız Kulesi’ne geçmek için kalkan motorda ilk olarak Pandomim ekibi karşıladı bizleri. Kız Kulesi’nin tepesinden insanları selamlayan rengarenk kanatlı akrobat grubu, upuzun tahta bacakların üzerinde bile etrafa gülücük saçmayı ihmal etmeyen tahta bacak ekibi, etrafta dolaşan şampanyalar ve meyve sepetleri ise sürreel bir ortamın habercisiydi sanki.

Düşünün; Kız Kulesi gibi bir mekandasınız, bir elinizde şampanya diğer elinizde çilek tutmaktasınız. Çevrenizde ise uzun zamandır görmediğiniz ve belki de göremeyeceğiniz kadar şık insanlar; belli ki özel gün elbiselerini dolaptan çıkarmışlar. Sonra defile başlıyor ve Özlem Süer’in peri kızları bir bir sahneye çıkıveriyor; üzerlerinde gri, uçuk pembe, beyaz, lila ve ten renginde uçuşan elbiseler. Oldukça romantik ama dik yakalarıyla bir o kadar da sertler. O anda, Kız Kulesi’nde, sanki İstanbul’un tüm efsane kadınlarıyla birleşmekteler.

Sizce kötü olmuş olabilir mi?


Bahar Korçan- Dinle!

Simay Bülbül büyülediyse, Özlem Süer bir sihirbaz gibi gerçek olmayan bir dünya yaratıp bizi inandırdıysa, Bahar Korçan da hipnotize etti!


Bahar Korçan’ın “Dinle!” adını verdiği yeni koleksiyonu Harbiye Radyo Evi’nde sergilendi. Performans başlamadan önce, yarım saat boyunca salona verilen “Dinle!” sesi neredeyse hepimizi hipnotize ediyordu! Bu arada performans diyorum; çünkü klasik bir catwalk yerine oldukça başarılı bir şov hazırlanmıştı. Rap şarkıcısı Fuat’ın müziği ve Bahar Korçan ile ortaklaşa yazdıkları sözleri, koreografisi, sıra dışı makyaj ve kostümsü kıyafetleri ile benim gözümde Bahar Korçan bu moda haftasının en yenilikçi isimlerinden biri oldu.

“Dinle!” diyordu Bahar Korçan, “ Havayı dinle! Toprağı dinle! Zamanı dinle! Dinle oyunu, bul sonunu!”

Biz de dinledik ve duyduğumuz şeyi çok sevdik…



Ama yine de İstanbul Fashion Week’in en moda anı nedir diye sorulacak olursa; o an, Anna Piaggi anıdır! :



Fotolar: Markafoni Blog, Toplantı Dünyası
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...