Blog Çekimleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Blog Çekimleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Temmuz 2012 Perşembe

SUMMER QUEEN: OYE Tasarımları ile Bir Yaz Günü


Kimsenin 35C°’lik bir havayı büyük bir heyecanla ve hevesle beklediğini sanmıyorum. Ama yine de yaz, okullusundan çalışanına kadar pek çoğumuzun en sevdiği mevsim.  Yaz kelimesini duyar duymaz beynimizde canlanan imgelemleri sevmemek mümkün mü? Deniz, kum, güneş, bünyeden arındırılmış sorumluluk duygusu, tatil…


İşte hepimizin kafasının bu imgelemlerle dolup taştığı şu günlerde, blog’u da bu moda sokalım istedik ve OYE Swimwear ürünleriyle yaz esintili bir çekim gerçekleştirdik.


OYE’yi duymayanın ise kalmadığını umuyorum. Yerli ve yabancı pek çok ünlü ismin tercih ettiği OYE’nin, ya da nam-ı diğer Open Your Eyes’ın yaratıcısı Seda ve Ayça Sadıkoğlu isimli iki kardeş. Her yeni koleksiyonunu merakla takip ettiğim, her sample sale’ini heyecanla beklediğim bu marka, plaj giyimini bambaşka bir boyuta taşıyor.


Hepinizin Nat King Cole'un Those Lazy, Hazy, Crazy Days of Summer adlı şarkısındaki gibi bir yaz geçirmeniz ya da geçiriyor olmanız dileğiyle. J 

Model: Gözde Kınalı
Fotoğraflar: Gizem Dalyan

20 Nisan 2012 Cuma

KAŞİF QUEEN: Ginger'ın Rengarenk Dolabı


Çarşıdan aldım bir tane, eve geldim bin tane”nin biraz daha farklı versiyonuydu bizimkisi. Zeynep Altınç’ın muhteşem ayakkabılarına bakmak için gittiğim Cassette Butik’ten elimde bir çift ayakkabı ve kafamda uçuşan onlarca güzel yaka ile çıktım. Nerden çıkmıştı bu yakalar, yeniler miydi yoksa ben mi geç kalmıştım keşfetmek için, kimdi tasarımcısı? Kafamda sorular, sorular...


İşte böyle tanıştım Ginger’s Wardrobe ve yaratıcısı İnci Erdem ile. Mimar Sinan  Güzel Sanatlar Üniversitesi Endüstriyel Tasarım Bölümü’nden mezun olan İnci, ardından İtalya’ya giderek ayakkabı ve aksesuar eğitimi alıyor. Geri döndüğünde ise Ginger’s Wardrobe’u yaratıyor ve pek eğlenceli, pek enerjik aksesuarlar tasarlamaya başlıyor.


İnci’nin yakınlarının kendisine taktığı isimmiş Ginger. Adını bu takma isimden alan Ginger’s Wardrobe çok ama çok yeni bir marka. Biz yaptığımız çekimde sadece yakaları kullandık ama markanın en az yakalar kadar dikkat çekici gömlekleri de var ve çok yakında ayakkabıları da görücüye çıkacak. J


Ginger’s Wardrobe; Kumpanya62, Casette Butik ve Lazy Butik’te satışta. Çok yakında Bilstore’da da karşınıza çıkabilir. Bir an önce gidin, tanışın ve Ginger’s Wardrobe tarafından yaka’lanın.

Model: Gözde Kınalı
Fotoğraflar: Gizem Dalyan

24 Mart 2012 Cumartesi

KAŞİF QUEEN: Fashion@EYE: Bir Gözlük Cenneti

Oralarda bir yerlerde güneşin artık kendini bonkörce sergilemesine en çok bir çekmece dolusu güneş gözlüğünü takabilecek oldukları için sevinen küçük koleksiyoncular var, biliyorum. Yine oralarda bir yerlerde “Ne varsa eskilerde var” diyen, orijinal ve eşsiz parçaların peşine düşen keskin vintage avcıları da var, biliyorum. Onları çok iyi anlıyorum; çünkü gözlük ve vintage, iki vazgeçilmez tutkum. Peki ya bu ikisi tek bir çatı altında toplanırsa?



Fashion@EYE’ın Fransız Geçidi’ndeki pop-up mağazası, gözlüklerin harikalar diyarı. Gittik, gördük, çekim yaptık, bayıldık, aklımızı en az 3 gözlükte bıraktık, bahar alışverişi listemizin en tepesinde kendilerine yer ayırdık.


Türkiye’nin ilk gözlükçülerinden olan Mehmet San’ın oğlu Hakan San, babasının bugüne kadar sattığı gözlüklerin numunelerini saklamak suretiyle oluşturduğu muazzam koleksiyondaki eşsiz parçaları bu pop-up mağazada bizlerle buluşturuyor. Christian Dior, Yves Saint Laurent, Silhouette gibi pek çok markanın rüyalara girecek güzellikteki gözlüklerini burada bulmanız mümkün. Gözlüklerin en önemli özelliklerinden biri ise kullanılmamış olmaları. Evet yanlış duymadınız; hem vintage, hem de hiç kullanılmamışlar!


Garanti veriyorum: Kararsız kalacaksınız. Birbirinden güzel gözlük çeşitlerinin arasında “Hangisini alsam?” diye soğuk terler dökeceksiniz. Ama neyse ki Hakan San, nam-ı diğer Gözlük Gurusu orada. Gözlüklerle iç içe büyümenin kazandırdığı tecrübe ve hissiyat sayesinde size en uygun gözlüğü anında bulup çıkartıyor. Ayrıca yüz şekline göre gözlük tipi kurallarını yıllardır duymama rağmen asla uygulayamayan ve sadece beğendiği gözlüğü alan bendenizi haklı çıkarırcasına şöyle diyor: “Yüz şekline göre gözlük diye bir şey yok aslında. Sana yakışan gözlük, senin beğendiğin ve taktığında kendini rahat hissettiğin gözlüktür.”


Fiyatları 80-400 TL arasında değişen bu gözlükler Mayıs sonuna kadar Fransız Geçidi’nde. Sonrasında nerede olacak diye merak edenler, Fashion@EYE’ın blog’unu ve Twitter’ını takip edebilirler.

Bol güneşli ve bol gözlüklü günler!

Adres: Fashion@EYE Pop-Up Shop @Lab İstanbul Fransız Geçidi, Karaköy 

Model:Gözde Kınalı, Fotoğraflar: Gizem Dalyan

20 Aralık 2011 Salı

HEDİYE: 1V1Y ile Yılbaşı Çekimimiz ve 250 TL'lik Hediye Çeki Kazanma Şansı

Günde en az üç defa duymaya başladığınız bir soruyu bir de ben soruyorum: Yılbaşında ne yapıyorsunuz? Partileyecek misiniz? Ailenizle sakin bir gece mi geçireceksiniz? Rahat rahat sohbet de edebileceğiniz bir yemekten ve 10’dan geriye doğru saydıktan sonra evinize dönmek niyetinde misiniz? Ee peki ne giyeceksiniz?

İşte 1V1Y.COM ile bir araya geldik ve beş farklı yılbaşı gecesi alternatifi için beş farklı kombin hazırlayarak “Ne giyeceğim?” sorusuna cevap vermeye çalıştık. Bununla da kalmadık, şimdiye kadar beni mailleriyle ve yorumlarıyla yalnız bırakmayan Lizard Queen’cilere bir de yeni yıl hediyesi verelim dedik; 1V1Y.COM’dan 250 TL değerinde bir hediye çeki, yeni yıla yeni cicilerle girebilesiniz diye. J

Bu hediye çekine nasıl sahip olabileceğinizi birazdan açıklayacağım ama gelin önce 1V1Y.COM stüdyolarında gerçekleştirdiğimiz çekimimize bir bakalım.

Fotoğraflar: Beste Zeybel, Model: Gözde Kınalı, Styling: Gizem Dalyan ve Gözde Kınalı, Saç: Tanju Sucuoğlu, Makyaj: Şerife Ayaz


Ofis Şıklığı: Yılbaşı gecesini ofiste iş arkadaşlarıyla geçirecek olanlar, abartıya kaçmadan şık olmak isteyenler için siyahın asaletine ve her durumda kurtarıcı olmasına güvenerek bu harika fırfırlı tulumu tercih ettik ve altın aksesuar dokunuşlarıyla biraz ışıltı kattık.


Parti Kızı: 31 Aralık akşamı için ajandasına daha şimdiden üç farklı mekanı not düşmüş, partiden partiye sekecek olan ve muhtemelen arkadaşlarının da yılbaşı gecesi planlarını yaparken mutlaka akıl danıştığı parti kızları için geliyor;  kabarık bir etek ve karpuz kollu bir üst. 80’lerin disko kızlarına da gönderme yaptığımız bu kombindeki kalp detayları ve Gözde’nin saç kesimi size de Fafi’leri çağrıştırmadı mı?


Aile Ziyareti: Yılbaşı gecesini evde ailenizle ya da tıpkı eski günlerdeki gibi aile büyüklerini ziyaret ederek geçirmek isteyebilirsiniz. Kim bilir, belki dedeniz tombalayı bile sakladığı yerden çıkarır. İşte böyle bir gece için peter pan yakalı ve puantiyeli bir bluz ile yılbaşı ruhunu yansıtan kırmızı bir eteği kombinledik ve hanım hanımcık bir görüntü elde ettik.


Yılbaşı Yemeği: Yılbaşı gecesini dışarıda, ama bir nebze daha sakin geçirmek istiyorsunuz. Arkadaşlarla hoşsohbetli ya da sevgiliyle romantik bir yemek gibi mesela. İşte bu uçuşan etekli korse elbise tam size göre. Aksesuarda leopar deseni kullanmaya ise ekipçe bayılıyoruz.


Ev Partisi: Yılbaşı gecesini kendinizin organize edeceği bir ev partisiyle kutlamanın en rahatı ve en eğlencelisi olduğunu düşünüyorsunuz. Davetli listesi yapmak, evi süslemek, kokteyller hazırlamak konusunda üzerinize yok. Çalacağınız şarkılar hazır, hatta belki bir dj arkadaşınızı müzik konusunda şimdiden görevlendirdiniz. Ev sahibi olarak hem şık, hem de bütün sorumluluk üzerinizde olacağından rahat olmak durumundasınız. İşte bu nedenle bu gömleği ve pantolonu seçtik; hem çok şık, hem de çok rahat. Yakalarını kaldırarak daha maskulen bir görünüm elde ettiysek de kırmızı topuklu bootie'lerle bunu dengeledik.

Şimdi gelelim yeni yılın en en güzel  kısmına, yani hediye verme. Bir şanslı Lizard Queen okuyucusu 1V1Y.COM’dan 250 TL değerinde bir hediye çeki kazanacak ve harika bir alışveriş keyfi yaşayacak. Nasıl mı? Hemen açıklıyorum.

  • Öncelikle 1V1Y.COM’a gidiyor ve üye oluyorsunuz.
  • Sonra blog’unuzdan, Facebook'unuzdan ya da Twitter’ınızdan #1v1ycom hashtag'iyle bu yarışmayı duyuruyorsunuz ki daha çok kişiye ulaşsın ve başka kişilerin de kazanma şansı olsun. Yeni yıl ruhu da böyle bir şey değil mi zaten; iyi dilekler dileme, güzellikleri paylaşma ve başkalarını mutlu etme.
  • Google Friend Connect üzerinden blog’umun izleyicisi olmayı ve tazecik Facebook sayfamı beğenmeyi ihmal etmiyorsunuz. ^_^
  • Vee son olarak 1V1Y.COM’dan kendinize bir yeni yıl hediyesi alsaydınız ne alırdınız, o ürünün linkini yorum olarak bırakıyorsunuz. Pek tabii mail adresinizi ve çekilişi paylaştığınız Twitter, Facebook ya da blog linkinizi de eklemeyi unutmuyorsunuz.

Çekiliş Türkiye’de yaşayan tüm katılımcılara açıktır. Adsız yorumlar kabul edilmeyecektir. Eğer yorumunuz yayınlanmadıysa yukarıda yazanlardan birini eksik yapmışsınız demektir. Lütfen bir daha deneyin. J Çekiliş 30 Aralık günü saat 12:00’da sona erecek ve kazanan yapacağım bir çekilişle 30 Aralık günü Facebook sayfası üzerinden duyurulacak.

Hepinize iyi şanslar ve şimdiden harika bir 2012 geçirmenizi dilerim!

* Siyah bantlı açık ayakkabı ve kalpli kemer dışındaki tüm kıyafetler 1V1Y.COM’dan alınmıştır.
* Bütün fotoğraflar bu blog için Beste Zeybel tarafından çekilmiştir, lütfen izinsiz kullanmayınız.

Veee kazanan Rookie Icon oldu! http://youtu.be/j7l0r1vqrTM

27 Ekim 2011 Perşembe

Hikayen Ne?: Burçe Bekrek (Tasarımcı)

İşlerini uzun zamandır takip ettiğim ve oldukça beğendiğim bir tasarımcı Burçe Bekrek. Yalnızca tasarımcı demek de pek doğru olmaz; kendisi, imaj danışmanlığı üzerine eğitim almış, Yeditepe Üniversitesi’nde moda editörlüğü dersleri veren bir tasarımcı. Kendi adını taşıyan markasının A’dan Z’ye her şeyinden sorumlu olduğunu da düşünecek olursak, aynı zamanda bir iş kadını. Hal böyle olunca birazdan okuyacağınız söyleşi, kendi adıma çok keyifli oldu.

İşin bir diğer keyifli kısmı ise Beste Zeybel’in bu blog için çok beğendiğim modellerden biri olan Ezgi Bozkurt’u ( şuradan portfolyosuna bakarsanız ne demek istediğimi anlayacaksınız) Burçe Bekrek tasarımları içinde fotoğraflamasıydı. Hem Beste’ye, hem Ezgi’ye, hem de Burçe’ye ayırdıkları zaman için çok teşekkür eder ve sözü Burçe Bekrek’e bırakırım.

Fotoğraflar: Beste Zeybel, Model: Ezgi Bozkurt, Tüm Tasarımlar ve Styling: Burçe Bekrek

Burçe Bekrek

Olmazsa olmaz bir soruyla başlayalım; bize biraz kendinden bahseder misin Burçe?

Teksilci bir ailenin çocuğu olarak büyüdüm. Babadan gelen mesleğin kendi hayallerimle de örtüşmesi üzerine Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Tekstil ve Moda Tasarımı Bölümü’ne başladım. Bu bölümden dereceyle mezun olduktan sonra Italya’da imaj danışmanlığı üzerine eğitim aldım ve hemen ardından Istituto Marangoni’de başladığım Fashion Styling Masterı’ndan dereceyle mezun oldum. 2008 yılında Fashion TV Moda Ödülleri’nde en iyi gelecek vadeden moda tasarımcısı ödülünü aldım ve Yeditepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Tekstil ve Moda Tasarımı Bölümü’nde devam ettiğim akademik kariyerime başladım. 4 senedir Yeditepe Üniversitesi Moda Tasarımı Bölümü’nde moda editörlüğü dersleri veriyorum. Burçe Tekstil bünyesinde konsept ve trend danışmalığı yaparken bir yandan da kendi ismimle kurduğum markamın çalışmalarına devam ediyorum.


Bir de öğretmen kimliğin var. Yeditepe’de moda editörlüğü dersleri veriyorsun. Öğrencilerine sektöre dair verdiğin ilk tavsiye nedir?

Fashion has no MERCY! Yani, modanın merhameti yoktur. Bahaneleri, bekletmeyi, bekletilmeyi sevmez. Hızlı ve öfkelidir. O yüzden en iyisi öğrenciyken buna alışmanız ve bahaneleri, sorumsuzluğu bir yana bırakıp okuldayken bile profesyonel gibi davranmanız ve bu hıza alışmanız. Benim çoğu zaman ilk dersimde söylediğim ilk şeylerdir bunlar. Zira 4. sınıfa gelmiş ve hala ilkokul mantığını taşıyan çok öğrenci var. Bir sene sonra acımasız bir sektörün içinde olacağından habersiz. “Elektrikler kesildi, gerçekten projemi yetiştiremedim” diyen (ki bunu duydum ben hakikaten) bir mantığı anlamak mümkün değil. Çünkü sektörde “Elektrikler kesildi, valla sezonu yakalayamadım” deme gibi bir lüksünüz asla yok.

Vakt-i zamanında bir röportajını okumuştum. Orada yanlış hatırlamıyorsam “Tasarımlarım benim kendimi ifade etme biçimim” diyordun. Peki kendini özgürce ifade edebildiğini düşünüyor musun? Türkiye’de ifade özgürlüğü konusunda hala çeşitli sorunlar yaşandığını düşünecek olursak, bir Türk tasarımcı olarak kafandakilerin ne kadarını yansıtabiliyorsun? Ya da bu süreçte karşına ne gibi engeller çıkıyor?

Evet düşünüyorum. Kendimi ifade etmek için çok provokatif bir hareket yapmama gerek yok. Böyle yalın ve sessiz şekilde de ifade edebildim diye düşünüyorum. Benim kendimi ifade ederken geçirdiğim süreçte, yani üretimde sıkıntılarım var sadece. Engeller bu noktada. En özgür tasarımı yapabilmek için, üretim konusunda da özgür olabilmeniz gerek. Ama adetler küçük olunca Türkiye’de sıkıntı oluyor. Kimse az adetli şeyleri üretmek istemiyor. Adet az olunca tedarikçin bile sana kumaş vermek istemiyor. Neyse ki dediğim gibi ben tekstilci bir aileden geliyorum. Bu bir şans, kullanabilene tabii... Burçe Tekstil, kumaş üretimlerim için bana destek veriyor ve kendi bünyemde üretemediklerimi yazık ki yerli üreticiden değil, yabancılardan tedarik ediyorum. Piyasa çok büyük değil, işçilik de sıkıntı. İyi modelist, iyi makineci bulmak da zor. Bulduğun insanın sabrı da önemli tabii. Ben şanslıyım ki dünyanın en yetenekli makinecisiyle çalışıyorum. Yoksa tasarımlarımda gördüğünüz el işçiliği bant detayları biraz deli işi. :)



Yine bir röportajında Türkiye’deki moda sektörünü anne karnındaki doğmayı bekleyen bir bebeğe benzetmiştin. N’oldu o bebek, doğdu mu sence? Yürümeye başladı mı?

Hürriyet Daily News röportajı. Üstünden çok geçmedi. Değişen bir şey yok. Kıvranıyoruz hep beraber bence. Daha çok destek, teşvik olsa da yurt dışındaki fuarlara katılabilsek diyorum. Burada yapılan şeyler bizleri oradaki satın almacılarla buluşturmuyor ne yazık ki. Ben şu anda isimlerini saymayacağım fuarlara kabul edildim ve birçoğu direkt kendileri davetiye yollayıp davet etti. Gidemedim. Neden? Maddi imkanlar… Burada ne kadar uzar ne kadar kısalırım bilmiyorum, ama ilk fırsatta yurt dışına bir yerlerden giriş yapmak istiyorum. Hayalim, İskandinav pazarı!

Benim ve pek çok insanın gözünde en beğenilen, bir sonraki adımı en çok merak edilmeye başlanan genç tasarımcılardan birisin. Ama seni henüz İstanbul Fashion Week’de göremedik. İleriki senelerde seni de görebilecek miyiz yoksa katılmamayı mı tercih ediyorsun? Eğer öyleyse neden?

Katılmayı düşünmüyorum. Burada kendimi tanıtmak için defile yapmadım. Ama koleksiyonu iyi de tanıttım, ulaşmak istediğim kitleye ulaştım. Fashion Week’e o kitleden başka kitleler gelecekse ve bunun garantisi varsa, bir dakika düşünmem. Benim için bir moda haftasının amacı “buyer+press”dir. Buradaki moda haftasına ne kadarı geliyor, emin olamıyorum. Diğer moda haftalarından biriyle çakışma olayı belki biraz soruma cevap olabilir ve katılanlardan alınan feedback’ler tabii. Ama sonuna kadar destekliyorum. Yani ben üniversitedeyken böyle bir şeyin hayali bile yoktu. Yapanların eline sağlık. Ama dediğim gibi uluslararası department store’ların buyer’ları geliyor mu? Uluslararası basını buraya çekebiliyor musunuz? Bu sene moda haftası varken benim stüdyoya önemli bir Fransız dergisinden iki editör geldi. Biraz lafladık. Sonra sordum; “Afedersiniz de madem fashion week için geldiniz, niye geziniyorsunuz buralarda?” Soruma cevapları oldukça uzun ve kabul edilirdi. Ellerinde koca bir liste vardı, pek çoğu moda haftasında olmayan tasarımcılardan oluşan bir liste. Bunlarla da ilgilendiklerini, orada göremediklerini ve organizasyona dair sıkıntılarını anlatıyorlardı.



Tasarımcı ve marka işbirliklerine nasıl bakıyorsun? İleride sen de böyle bir şey yapmayı düşünür müsün?

Destekliyorum. Bunun tasarımcılar için çok büyük maddi imkan ve fırsat olduğuna inanıyorum. Az adetlerle, az stokla yapılan ticaretten ne kadar kazanabildiğimizi sanıyorsun? Markalarla yaptıkları işbirlikleri, tasarımcıların kendi markalarında aldıkları nefes bence. Ben çok istiyorum böyle bir şey yapmak. Benim çizgime yakın bir hazır giyim firmasıyla kafa kafaya vermek oldukça keyifli. Ayrıca commercial styling de yapmış biri olarak hem tasarım hem de styling danışmanlığı vermek isterim. Aklımda bir marka var, onlarla havada kalan bir konuşma da var. Ama daha zamanı da var. Yani şu an havada kalsa iyi olur. Zira kendileri gerçekten high level.

Orhan Pamuk yazma ritüelini anlatırken şöyle demiş: En zoru ilk cümle, çok acı veriyor. Ve o ilk cümleyi 50-100 kere yeniden yazdığı olurmuş. Peki senin tasarım ritüelin nasıl gerçekleşiyor? Yeni bir koleksiyonun o “ilk cümlesi”ni ortaya çıkarmak senin için de zor oluyor mu?

Bende ilk cümle kendini ilk stil diyebileceğimiz bir şeye bırakıyor. Aklıma total look şekilde kadının stili düştüyse, gerisi geliyor. İşim görsellerle, tasarımlarımı cümlelere dökmeyi çok sevmiyorum. Ama bu güne kadar hep dökmek zorunda kaldım. Çünkü bu Türkiye’de bir tasarımcıya sorulan ilk soru; “Koleksiyonunuzun hikayesini dinleyebilir miyiz?” Kafası karışık bir insan olduğumdan, beyniyle dili çok senkronize bir insan olamadığımdan, kendimi ifade edeceğim diye kim bilir neler saçmaladım bilemiyorum. Dedim ya benim kendimi ifade biçimim işim, işimse hikaye yazmak değil; giysi tasarlamak, ürün tasarlamak, bir konsept yaratmak. İlk koleksiyon kendi içinde bunu aslında yapıyordu. Ve tamamına bakan içinden isterse kendi hikayesini bulsun. Koleksiyonun ruhunda benim ruhum saklı. Ve birçok kadının aynı şeyleri düşünüp, aynı şeyleri yaşadığını biliyorum. O halde herkesin hikayesi saklı. Benim cümlelerle, şiirlerle bunu anlatmama gerek yok. Bir de mesleğimin styling olmasından ötürü biraz tersten işliyor olabilir süreç bende. Ben önce görselleri düşünüp, bir stil yaratıp kafada, o stili parçalara döküyorum. Yani önce ürünleri tasarlayıp sonra bir bütüne sokmuyorum. O bütünü kafada canlanmazsa, görsellere dökülmezse biraz o Orhan Pamuk acısı bende de olur.



Yaptıkların yapacaklarının ne kadarı Burçe? İlerisi için ne gibi planların var?

İddialı cümlelerin, uzun vadeli planların insanı değilim. Kısa vadede yurt dışını istediğimi söyledim. Uzun vadeli hayaller kurmam. Geleceğe çok fazla tutunmaya çalışınca anı kaybettiğimi hissediyorum. Var olan enerjimi şu an için elimden gelenin en iyisini nasıl yaparım sorusuna yönlendiriyorum. Yaptıklarım daha çok az, yolun da başı. Bekleyip beraber görelim yol beni nereye götürecek.

Bir kadın ne giyerse asla kötü olmaz?

Little black dress!

Yaratıcılıklarına hayran olduğun tasarımcılar?

Maison Martin Margiela, Phoebe Philo,Riccardo Tisci, Jonny Johansson, Raf Simons, Michael Colovos ve Nicole Garrett, Guillaume Henry.


Tasarımcı kimliğini bir yana bıraktığımızda geriye kalan Burçe Bekrek nasıl biri? Tasarım yapmadığında neler yapıyor, nelerden keyif alıyor?

Burçe genelde çalışıyor, son bir senedir tek boş günü Pazar olduğundan, artık nelerden keyif aldığını da pek hatırlamıyor. :) Şaka bir yana gerçekten tek boş günüm Pazar, yani hangi sevdiğime ayırsam bilemediğim bir gün. Burçe yine de işe giderken ve gelirken yolda geçen sürede jazzını dinleyip, kitabını okuyor. En sevdiği şey, sevdikleriyle kalabalık sofralarda şaraplı, sohbetli yemekler. Kuzguncuk ve Arnavutköy’e bayılıyor. Kafası attı mı Üsküdar’dan Çengelköy’e kadar yürüyor. Arada güzel sergi açılışı, event, davet vs. olursa oralara katılıyor. Sergi açılışı dışındakilerde çok durmuyor, zira kafası kaldırmıyor. Geri kalan her şey ve her gün için atölye ve showroom! Paha biçilemez.

Ve son olarak sevdiğin bir kitap, bir şarkı, bir film?

Italo Calvino-Palomar / Billie Holiday-My Melancholy Baby / Breakfast at Tiffany’s

*** Bütün fotoğraflar bu blog için Beste Zeybel tarafından çekilmiştir. Lütfen izinsiz kullanmayınız.

1 Haziran 2011 Çarşamba

Hikayen Ne?: Saba Kuseyrioğlu (Matchbox Vintage)

Kişisel hayatınızdaki yoğunluk, yaşadıklarınız, önceliklerinizin değişmesi vb. nedenler blog'unuzu sekteye uğratabiliyor ve blog, sanılanın aksine, göründüğünden çok daha fazla zaman, emek ve özveri istiyor.

Blog yazmak da şöyle bir şey: Yazmaya bir süre ara verip blog'unu ihmal ettin mi, bir daha içinden bir şeyler karalamak gelmiyor; soğuyorsun. Ama başladın mı da bırakmak istemiyor, hatta ihmal ettiğin için kendine kızıyorsun. Tıpkı özlediğini ancak görüştüğünde anladığın bazı insanlar gibi. Gidinceye kadar üşendiğin, hatta gitmemek için onlarca bahane bulduğun, ama çıktıktan sonra sana kendini çok mutlu hissettiren spor gibi.

İşte bu hissiyat içinde, gereğinden fazla ihmal ettiğim blog'uma yeniden yazmaya başladım. Bundan yaklaşık 5-6 ay önce Matchbox Vintage'ın sahiplerinden biri olan Saba Küseyrioğlu ile 'Hikayen Ne?" bölümü için bir söyleşi yapmıştık. Çok sevdiğim Beste Zeybel ve Ilgın Utin ile de bir araya gelerek, Matchbox ürünlerini kullandığımız bir fotoğraf çekimi gerçekleştirmiştik; lakin benim ihmalkarlığım nedeniyle ancak şimdi görücüye çıkıyorlar.

Matchbox; iki vintage tutkunu kardeşin, yani Verda ve Saba Kuseyrioğlu'nun Cihangir'deki butiğinin adı. İki ay önce bir yaşına giren bu butikte iki kız kardeşin özellikle Londra'dan getirdiği vintage elbiseleri, pantolonları, kulaklıkları, çanta ve diğer aksesuarları bulmak mümkün.

Neyse ben daha fazla konuşmayayım, gerisini Saba ve fotoğraflar anlatsın.


Fotolar: Beste Zeybel, Model: Ilgın Utin, Styling: Gizem Dalyan

*11 adlı mekanında çekim yapmamıza izin veren Dano Alexander'a teşekkürler.

Verda ve Saba 


Bize kendinden kısaca bahseder misin Saba?

2005 yılında Bilgi Üniversitesi İşletme Bölümü'nden mezun olduktan sonra, yıllardır arzuladığım moda eğitimini almak için Londra'ya gittim. Instituto Marangoni'de Fashion Brand Management Master'ı yaptım. İstanbul'a dönünce Harvey Nichols'da 'assistant buyer' olarak çalışmaya başladım. Fakat kurumsal hayatın pek de bana göre olmadığını fark ettim. Kısa bir süre sonra styling calışmalarıma başladım. Bu yaratıcı dünya benim için daha cazip görünüyordu. Fakat içimdeki butik açma isteği de dur durak bilmiyordu. Ben de bu fikri artık gerçeğe dönüştürmenin zamanı geldi dedim. Şimdi ise vintage butiğimiz Matchbox var.

Moda sektöründe çalışman gerektiğine nasıl karar verdin? Çeşitli dergilere styling yapmaya nasıl başladın?

Modaya küçüklüğümden beri ilgi duymuşumdur. Çok ufakken annemin kıyafetlerini giyerek başladım modayla ilgilenmeye. Üniversite eğitimim boyunca her zaman aklımda ileride modayla ilgili bir şeyler yapmak vardı. Londra'ya moda eğitimi için gittiğimde, okulumun ve Londra'nın havasının da etkisiyle kendimi bu ruhla daha da bütünleşmiş buldum. Aslında benimkisi bir karar değildi. Sanki olması gereken bir şey zaman içinde gelişiyordu. Hiçbir şeyi öyle tek tek planlamadım. Sadece isteklerimi ve içimden gelenleri zamanla gerçekleştirmemle oluverdi her şey. Dediğim gibi kurumsal hayatın pek de bana göre olmadığını fark etmem çok uzun sürmedi. Yaratıcı bir şeylerin arayışı içindeyken dergilerle tanıştım. Dergilerde moda çekimleri ve bazı markaların kampanyaları olmak üzere farklı yönlerde styling çalışmalarım oldu. Kendimin atılımı ile yeni insan ve mecralarla tanıştım, bu bağlantılar da yeni işler doğurdu.


Peki kendi vintage butiğini açma fikri nasıl ortaya çıktı? Vintage sevgisi aileden gelen bir şey mi?

Londra'da yaşadığım süre zarfında bu fikir aklımın bir köşesine yerleşti sanırım. Okulum en güzel vintage butiklerinin olduğu Bricklane'deydi. Her gün okul çıkışı gidip bu butikleri geziyor, fırsatım oldukça kendime buralardan vintage parçalar ediniyordum. Her seferinde de sanki için için ileride açılacak butiğin hayallerini kuruyordum. İstanbul'a dönüşümün hemen akabinde gerçekleşmedi tabii bu proje. Ama özellikle styling alanındaki çalışmalarımın beni daha da beslediğini düşünüyorum. Sanırım doğru zamanın gelmesi gerekiyordu. Kız kardeşim Verda da uzun yıllardır reklam sektöründe çalışmaktaydı. Kendisi de artık yaratıcılığını özel işine aktarmak ve bunu insanlarla paylaşmak istiyordu. Butik fikri de çok cazipti. Beraber bu butiği açmaya karar verdik. Biz Verda ile geçmişi ve ruhu olan kıyafetleri çok seviyoruz. Dolayısıyla vintage bizim için çok özel bir şey. Annelerimiz, anneannelerimiz belki de hiçbir zaman bu kadar değerli olacağını bilmedikleri o güzelim elbiseleri yaşattılar zamanında. Şimdi ise bayrağı biz devraldık ve bu ruhu Matchbox'ta yaşatıyoruz.


Matchbox için kıyafetleri nerelerden topluyorsunuz? Butiğe uygun olabilecek kıyafetleri neye göre seçiyorsunuz?

Verda ile sık sık yurtdışına seyahatlerimiz oluyor. Berlin, Londra en cok uğradığımız yerler. Kıyafetleri seçerken; belli bir dönemi yansıtmasına, temiz olmasına, beden ve model olarak giyilebilir olmasına çok dikkat ediyoruz. insanlar her ne kadar geçmişe özlem duysalar da, aynı zamanda bu yoğun yaşam temposu içinde rahat kullanabilecekleri kıyafetleri, trendlerle kombinleyebilecekleri cinsten parçaları giymek istiyorlar. Biz de dönemlere sadık kalarak, kullanımı insanları çeken ve zorlamayan kıyafetler seçmeye dikkat ediyoruz. Tabii özel günler için ve kiralama amaçlı daha kostümvari parçalarımız da var.


Vintage kelimesi artık herkesin dilinde olsa da coğu zaman doğru kullanılmıyor sanki. Nedir vintage? Eski olan her şey vintage mıdır?

Evet, maalesef böyle bir karışıklıktır gidiyor. Eski olan her şey vintage değildir. Her kullanılmış kıyafet de vintage değildir. Vintage olabilmesi için belli bir dönemin özelliklerini taşıyor olması, özel olması gerekir. Örneğin 1950'li yıllara ait Christian Dior'un New Look'undaki kloş etekler, vintage kıyafetlere güzel bir örnektir. Bize de "İkinci el mi satıyorsunuz?" gibi sorular geliyor. İkinci elle vintage birbirinden çok farklı şeyler. İkinci el kıyafetlerin bir geçmişi, ruhu, tasarımı ve özelliği olması gerekmiyor. Belli bir zaman dilimini geçmiş olması da gerekmiyor. High Street markalardan alınmış, bir sezon boyu kullanılmış bir ürünün satışı ikinci el bir satıştır. Bu tarz ürünlerin vintage parçalar ile karıştırılması yanlış anlamalara neden oluyor maalesef.

İlk sahip olduğun vintage parçayı hatırlıyor musun?

Evet, annemin ben ufakken bana hediye ettiği kuğu şeklindeki bir broş. Anneannemden kaldığını söylemişti. Ama o zamanlar vintage nedir bilmiyordum doğru dürüst. Sadece kuğuyu çok sevmiştim. Şimdi ise anlamı benim için çok büyük.


En çok hangi dönemin giyim tarzı sana çekici geliyor?

Ben 1970'leri çok seviyorum. Özel tasarımların özgür bir ruhla buluştuğunu düşünüyorum. Sadece kıyafetler de değil; saçlarıyla, makyajlarıyla ve diğer detaylarıyla bu dönemin kadınları bence çok güçlü duruyorlar. 70'lerde insan bedeniyle kıyafetler arasında bir bütünlük var. Sanki parçalar resimle tamamlanmış gibi. Çiçek deseni, kürkler, yüksek beller, dolgu topuklar ve 70'lerin asi punk ruhu beni mutlu ediyor.

Butik için kıyafet toplamak amacıyla belli ki çok geziyorsun. Peki en çok hangi şehrin kültürünü, modasını, yaşayış tarzını seviyorsun?

Evet, Verda ile sık sık Londra'ya gidiyoruz. Londra benim için çok özel. Bu şehrin ruhu bambaşka. İnsanlar gerçekten giyinmeyi biliyor ve seviyorlar. Sokak ruhu denen şey burada kendisini fazlasıyla belli ediyor. Modayı sokağın ruhu yaratıyor diyebiliriz. Vintage bakımından da insanlar çok cesur burada. Yeniyi eskiyle birleştirmeyi, kendi tarzlarını yaratmayı çok iyi biliyorlar. Bizde insanların hala tekdüzelikten tam olarak kurtulamamış olması üzücü. Ama yavaş yavaş kırılmaların olduğunu görmek insanı heyecanlandırıyor. Ayrıca Londra yaşayış tarzıyla da bambaşka. Hani derler ya havası yaramaz, hep soğuk, yağmurlu diye. Beni hiçbir zaman rahatsız etmemiştir Londra havası. Şehirdeki o koşuşturmaca, buğulu, gizemli hava ve insanların eşsiz tarzı bir araya gelince muhteşem bir bütünlük çıkıyor ortaya.


Bu aralar hangi şarkıları dinliyorsun?

Geçmişe karşı hep bir hayranlığım olduğu için eski klasiklerden olan Beatles, The Rolling Stones , John Lennon gibi isimlerden hiçbir zaman vazgeçemiyorum. Tabii çok severek dinlediğim, çoğunluğu indie rock tarzı olan gruplar da var. Vampire Weekend, Interpol, Beirut, The Killers, Arcade Fire, Peter Bjorn and John bunlardan birkaçı.

Modadan arta kalan zamanlarında neler yapıyorsun?

Aslında modayı bir iş olarak görmüyorum. O yüzden zamanımı dilimlere ayırarak yaşamıyorum. İşim ile hobim bir diyebilirim. Matchbox bizim için çok özel, o bizim göz bebeğimiz. Zamanla büyümesini izliyoruz. Bu nedenle butik bize yorucu gelmiyor. Kendimi, özellikle vintage konusunda, hep geliştirmeye çalışıyorum. Eski dönemleri araştırıyor, gittiğimiz gezilerde o ülkenin ruhunu, modasını, vintage butiklerini gözlemliyorum. Bunların hepsi hayatımın bir parçası; hiçbirini bir görev olarak görmüyorum. Modayla ilgili çoğu etkinlik ve aktiviteye katılmaya çalışıyorum. İstanbul moda konusunda hızlı bir ilerleyiş içinde. Yeni açılan butikleri keşfetmek, yeni tasarımcıları takip etmek ve tüm bu gelişmelerin bir parçası olabilmek çok keyifli. Bunun dışında yeni açılan galerileri ve buralardaki sergileri gezmeyi çok seviyorum. İstanbul'da sürekli olarak sanatsal ve kültürel etkinlikler oluyor. Bunların takibi çok keyifli. Müzik de benim için çok önemli. Artık sık sık yeni yabancı gruplar sahne alıyor. Bu etkinlikleri kaçırmamaya çalışıyorum. Evde  olduğum zamanlarda ise film seyrediyorum, bağımsız filmleri seviyorum.


***   Bütün fotoğraflar bu blog için Beste Zeybel tarafından çekilmiştir, kendisinin izni olmadan kullanılamaz.

2 Ekim 2010 Cumartesi

Hikayen Ne?: Beril Öke Gülen (Tasarımcı)

Cihangir'deyiz. Yeni şeyler peşindeyiz, keşifteyiz. Cihangir'in merkezinde denebilecek, ama çok da ayak altı olmayan bir yerinde Beril Öke Gülen'in yeni açtığı butiğindeyiz. Beril'i markasını ilk oluşturmaya başladığı zamanlardan, ilk koleksiyonunu ortaya çıkardığı günden beri tanıyorum, biliyorum. İlk defilesini yaptığında da oradaydım, ilk butiğini açtığında da oradayım. İlkler hep çok güzel, hep çok özel.

İlkler demişken... Biz de bu blog için ilk defa amatörce bir fotoğraf çekimi gerçekleştirdik. Bu butikte neler bulabileceğiniz hakkında az çok fikriniz olsun istedik, ama en çok da birlikte eğlenceli bir şeyler yapalım istedik ve yaparken çok eğlendik.

Beril Öke Gülen'in butiği ile ilgili ilk hikayesi, blog'un ilk fotoğraf çekimi. Dediğim gibi; ilkler hep çok güzel, hep çok özel.

Mutlu Eden Haber: Daha önce burada yazmış olduğum Bi Bags çantaları da Beril'in butiğinde bulabileceksiniz. Böyle bir şeye vesile olmuş olmak daha da güzel.

Özel Haber: Beril'in butiği 6 Ekim'de açılıyor. Saat 19:00-21:00 arasında gerçekleşecek olan açılışa hepiniz davetlisiniz.

Fotoğraflar: Merve Akay, Model: Sanem Bahçekapılı, Styling: Gizem Dalyan

Beril Öke Gülen

Beril kısaca hikayenden bahseder misin bizlere?

1983 yılında İstanbul'da doğdum. Mimar bir babanın ve ressam bir annenin kızıyım. Güzel sanatlara olan merakım da buradan geliyor. Liseyi asırlık bir tarihe sahip, eski adı English High School olan Beyoğlu Anadolu Lisesi'nde tamamladıktan sonra Bahçeşehir Üniversitesi Reklamcılık Bölümü'ne girdim; ama asıl hedefim annemin ve babamın da okuduğu okul olan Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi'ni kazanmaktı. Bir sonraki yıl burslu olarak kazandığım reklamcılık bölümünü bırakıp tekrar sınava girerek, bu defa M.S.G.S.Ü Seramik Bölümü'ne girmeyi başardım. Bu bölümü de bırakıp "tekstil ve moda tasarımı" bölümüne girmeyi önceden planlamıştım zaten. Bu nedenle tekrar sınava girdim, en sonunda hayalini kurduğum bölümü kazandım. Öğrencilik yıllarımda Taç Linens'in "Bir De Sen Tasarla" adlı nevresim desen tasarımı yarışmasında Mehmet Zorlu Vakfı Özel Ödülü'nü kazandım. Adidas'ın "Adicolor" adlı ayakkabı desen tasarımı yarışmasında da tasarımım en yaratıcı tasarımlardan biri seçildi. Texgate, İstanbul Moda Fuarı gibi fuarlarda baskı ve giysi desen tasarımlarımı sergileme imkanı buldum. Koton, Jack Daniel's ve Finlandia Vodka gibi markalar için tasarımlar ürettim. 2008 yılında ise bu bölümden mezun olarak giysi ve aksesuar markamı, "paper faces" i kurdum.

Peki moda ile olan hikayen nasıl ve nerede başladı?

Modayla ilgili hikayem biraz annem, biraz babam, biraz da anneannem sayesinde başladı diyebilirim. Babam eski Türk motiflerine ilgi duyar, bunlarla ilgili kitapları biriktirirdi. Daha sonra bu motiflerden yaptırdığı ahşap blok baskı kalıplarıyla panolar, masa örtüleri, runner'lar, yastık kılıfları üzerine baskı yapmıştı.  Anneannemin dikiş makinesi de küçüklüğümden beri çok ilgimi çekerdi. Çok da iyi dikiş diker kendisi, annem de anneannemden dikiş yeteneğini almış olsa gerek.  Diğer çocukların anneleri çocuklarını hazır giyim mağazalarından giydirirken; benim annem bize ( bana ve ablama ) özel giysiler diker, dikerken bizim de fikrimizi alırdı. Barbie bebeklerim için de anneme özel sipariş verirdim. Hatta babamın da teşvikiyle araba yolculuklarında bile yaptığımız resimlerin arasından seçtiğimiz bazı resimleri, bize diktiği gömleklerin üzerine transfer ederek kumaş boyasıyla renklendirmişti, hiç unutmam. İlk dikiş makinemi de annem aldı. Özel dikim elbiseler giymeye, özel ve farklı hissetmeye küçükken alışınca ileride de bunu arıyorsunuz. Lise yıllarında beni en çok rahatsız eden herkesin birbirine benzer giyinmesiydi. Farklı giyinmeye çalışan insanlar bile o kadar "aynı"ydı ki... Bana göre her birey ( ikizi, üçüzü vs. dahi olsa) tektir ve bir "başka"sından farklıdır; bu durumda neden bir "başka"sına benzemeye çalışıyoruz ki? Türkiye'de özel tasarım yapan tasarımcıların sayısı da hala oldukça az. Tasarım ve tasarımcı kavramı çok gelişmemiş. Ben de bu açığın farkında olduğum için çok az sayıda üretilen, giysi ve aksesuar tasarımı ürünlerinden oluşan bir marka kurmak istedim. Hikayem İstanbul'da başladı ve devam ediyor.

Lila elbise: Barış Tatar 285 YTL
Ayakkabı: KUKLA by  Rana Öztok 250 YTL

Hayatının bir döneminde İtalya da önemli bir yer teşkil ediyor. Orada neler yaptın ve bu seni ne yönde etkiledi?

İtalyancaya olan merakım tekstil ve moda tasarımı bölümünde okurken başladı. Üç kur İtalyan Kültür Merkezi'nde İtalyanca eğitimi aldıktan sonra bir kur da Floransa'da gitmeye karar verdim. İlk kez yurtdışına çıkmıştım ve oldukça etkilendiğimi söylemeliyim. Belki çok klişe bir cümle olacak ama söylemeliyim; orada sanatla iç içe bir hayat var. Adım başı çok ünlü bir sanatçının heykeline ya da bir resim sergisinin, klasik müzik konserinin afişine rastlıyorsunuz. Her yerden sanat fışkırıyor sanki; vitrinlerden, kadınların elbiselerinden, erkeklerin ayakkabılarından, kafelerden, sokak lambalarından... Her şey alabildiğine estetik. Ben İtalya'da Uffizi Müzesi (Galleria degli Uffizi) , Santa Maria del Fiore Kathedrali (Duomo), Boboli Bahçeleri, Ponte Vecchio (Eski Köprü) , Accademia dell' Arte del Disegno, Signoria Meydanı (Piazza della Signoria), Pitti Sarayı ve Pisa Kulesi gibi tarihi yerleri, Chianti'de şarap ve jambon üretimiyle ünlenmiş bir ailenin mahzenlerini ve bağlarını gezmeye, bol bol fotoğraf çekmeye, İtalyanların giyim, yeme-içme başta olmak üzere yaşam kültürlerini incelemeye çalıştım. Floransa'nın bana çok şey kattığını düşünüyorum, en önemlisi de "farklı bir bakış açısı". Dil kursu sayesinde ise dünyanın birçok yerinden birçok farklı insanla tanışma şansı yakalamış oldum, bunların çoğunluğunu da Japonlar oluşturuyordu. Daha sonra Avrupa'da başka yerler de görmem gerektiğine karar verdim. Bu yüzden Viyana, Prag, Bratislava ve Budapeşte gibi yerlere de gittim.

Seninle, tasarımlarınla ve “paper faces” adını verdiğin markanla 2008 yılında İstanbul Fashion Film Festival kapsamında gerçekleşen defile sayesinde tanışmıştım. Orada, "paper faces" adı altında, çıkardığın ilk koleksiyonun olan Aristo K'yı sergilemiştin. O zamandan bu yana markan ile ilgili ne gibi gelişmeler var?

Evet, ilk defileme aracı olduğunuz için Dano Alexander ve sana buradan tekrar teşekkür edeyim öncelikle. :) Aristo K koleksiyonumla, moda editörlüğü çalışmalarımla ve röportajlarımla birçok dergi ve web sitesinde yer aldım. Bunların arasında ELLE, Trendsetter, Madame Figaro, Cosmo Girl, Radikal gibi yayınlar var. Daha sonra Finding Neverland, Future Station ve Neo Struktur adlı koleksiyonlarım geldi. Tasarımlarım Cihangir ve Galata'daki birçok butikte satışa sunuldu. Birçok kez Pazart'ta kendi tasarımlarımı sergiledim.  O zamandan bu yana olan en önemli değişiklik tabii ki yıllardır hayalini kurduğum "paper faces" adlı butiğimi açmak oldu. Markamın ilk butiğini açmak oldukça heyecan verici.

Gri-yeşil bluz: paper faces 135 YTL

"paper faces" kadınını nasıl tanımlarsın?

"paper faces" kadını;  şehirli, özgün, yenilikleri takip eden, kendine güvenli, farklı giyinmekten hoşlanan, dikkat çekmekten korkmayan, spor giyinirken bile şık olan bir kadın.

Simdi ise Cihangir'de kendi butiğini açıyorsun. Neler bekliyor bu butikte bizleri?

"paper faces- Beril Öke Gülen" adlı butiğimi Cihangir'e çok yakın olan Süngü Sokak Adil Bey Apt. 14A Firuzağa / Beyoğlu adresinde açtım. (Firuzağa Camii'nin önündeki kahveleri geçtiğinizde, sağdan ikinci sokağa sapıp ilerlediğinizde sağ kolda kalıyor.)

Butiğimde fütüristik parti ve kokteyl elbiselerinden ipek bluzlara, 50'ler stili kat kat, yüksek bel eteklerden özel tasarım stilettolara, Audrey Hepburn temalı babet ve çantalardan taçlara, broşlara, yaka aksesuarlarına, ipek eşarplara, deri çantalara kadar birçok ürün sizleri bekliyor. Benim markamın koleksiyonlarının yanı sıra birçok tasarımcının da çalışmaları burada yer alıyor. Bunlar arasında benim gibi Mimar Sinan mezunu birçok arkadaşım var. Ürünlerini butiklerde daha yeni satışa sunmaya başlayan tasarımcılar çeşitli zorlukla karşılaşırlar, hatta bazen tasarımlarını sergilemek için uygun bir butik bulamazlar bile. Ben de bunları daha önce yaşamış ve onları anlayan biri olarak ve tasarımlarına sonsuz saygı duyarak elimden geldiğince tanıtımlarını yapmaya, onlara yardımcı olmaya çabalıyorum. Tasarımcıların yeri geldiğinde birbirlerini eleştirebilmeleri, yeri geldiğinde de birbirilerine destek verebilmeleri gerektiğini düşünüyorum. Tasarımcı arkadaşlarımla oturup problemlerden ve bunları nasıl çözebileceğimizden bahsediyoruz bazen. Butiğimde yer alan tasarımcılar arasında Barış Tatar, "KUKLA" markasıyla Rana Öztok, Sejda İnal, Aslı Usta, Bilun Şen, Evrensel Ürüm ve "Bi Bags" markasıyla Deniz Köreken var şimdilik. İlerleyen zamanlarda yeni tasarımcılara da yer vereceğim, bilginize.

Gömlek: paper faces 110 YTL/ Pantalon: paper faces 120 YTL/ Kırmızı yaka: paper faces 20 YTL

En çok kimi giydirmek isterdin?

Türkiye'den Nil Karaibrahimgil olabilir, özgün ve eğlenceli bir stili oduğunu düşünüyorum; onu giydirmekten zevk duyardım. Dünyadan ise Ewan McGregor ve ya Jude Law olabilir. :) İkisinin de hayranıyım, mümkün oldukça filmlerini takip etmeye çalışıyorum ve çok karakteristik yüzleri olduğunu düşünüyorum.

Diyelim ki bir zaman makinen var. Hangi döneme gitmek isterdin ve neden?

Hmmm… 1940'lı yıllara giderdim herhalde öncelikle. Büyük şapkalarla, kalem eteklerle zarafeti ve şıklığı yaşar; sonra 1950'li yıllara uğrardım, Rock ‘n’ Roll fırtınasının moda dünyasını kasıp kavurduğu yıllara :) Kat kat, tüllü, kabarık, yüksek bel eteklerle çılgın dans partilerine giderdim sanırım. :) Sonra yine 2010 yılına dönerdim, yarım bıraktığım işi tamamlamak için. :)

Sen moda sektörünün her dalında bir şekilde yer almış birisin. Modellik geçmişin var, çeşitli yerlerde yazılar yazıyorsun, zaman zaman çeşitli dergiler için styling de yapıyorsun.  Biraz da bunlardan bahseder misin?

Evet, yaklaşık 9 yıl boyunca defile, prova mankenliği ve fotomodellik yaptım. Çalıştığım markalar arasında Tommy Hilfiger, Diesel, Gas, Adidas, Puma, Park Bravo, Koton gibi büyük ve tanınmış markalar vardı.  Moda editörlüğü, sanat yönetmenliği, moda yazarlığı ve tasarımcılık gibi birçok alanda da hala çalışıyorum. Örneğin Trendsetter Dergisi için İstanbul temalı bir moda çekiminde sanat yönetmenliği ve moda editörlüğü yaptım. Minimag için birkaç kez kapak çalışması gerçekleştirdik. La Gazetta, Axe, BLUEKEY gibi markaların da çekimlerinin moda editörlüğünü ben üstlendim. Bunların dışında www.kalitelihayat.com, www.ajanspost.com gibi sitelerde moda yazıları yazıyorum. Basılı yayında ise AVM Gazette Dergisi'nde yayinlanan  yazılarımla yer aldım. Son iki aydır ise "Artı Life" Dergisi'nde moda yazıları yazıyorum.


Siyah bluz: Barış Tatar 120 YTL/ Siyah Yelek: paper faces 120 YTL/ Mavi etek: paper faces 75 YTL

Üstelik bir de blog'un var. O nasıl çıktı ortaya?

Moda blog’larının yükselişini ve içeriği boşaltılmış “bazı” blog’ları fark ettiğim zaman, sektörün de içinden birisi olarak, daha düzgün bir Türkçe ile daha kayda değer şeyler paylaşmak ve kendi markamın da tanıtımını yapmak amacıyla “paper faces” adını verdiğim blog’umu oluşturmaya karar verdim. Sadece moda üzerine de yazmıyorum; beğendiğim ve ilginç bulduğum her şeyi paylaşmaya çalışıyorum. Bu bir müzik grubu, bir kitap ya da bir film olabiliyor zaman zaman.

Dünyaca ünlü isimleri giydiren stilist Rachel Zoe bile kendi şovunun bir bölümünde üzerindeki kıyafetin olup olmadığını kocasına soruyor, fikir almaya çalışıyordu. Kocası da kendisine Rachel Zoe'nin kim olduğunu hatırlatıcı bir cevap veriyordu. Senin de böyle kendi söküğünü dikemediğin zamanlar oluyor mu? O zaman dolabındaki hangi parçalar kurtarıcı görevi görüyor ve seni bu kriz anlarından kurtarıyor?

Oluyor tabii. :) Kararsız kaldığımda ilk önce biri iç mimar diğeri fotoğrafçı olan ev arkadaşlarıma danışırım, o da tatmin edici olmazsa telefonla arkadaşımı arama joker hakkımı kullanırım. :) Ya da dediğin gibi "kurtarıcı" parçalara yönelirim ki bu uzun süredir Bershka'dan aldığım siyah straplez tulumum oluyor. Özellikle fotoğraf çekimlerinde hem şık duruyor, hem de beni çok rahat ve iyi hissettiriyor. Bir de önü uzun, arkası kısa, asimetrik kesim siyah Mango hırkam var; onu neredeyse her şeyin üzerine giyebilirim. Bir davete katılacağım zaman ise Ümit Ünal tasarımı siyah-beyaz elbisemi giymeyi tercih ediyorum.

Siyah elbise: Barış Tatar 425 YTL
Çanta: Budapeşte'den 200 YTL

Blog'umun takipçilerinden biri olarak sen de az çok biliyorsundur; bu blog bayılıyor yeni insanlar tanımaya, yeni yerler görmeye, yeni tatlar tatmaya, yeni mekanlar keşfetmeye... Var mı bize önerebileceğin yeni tasarımcılar, gizli saklı mekanlar, muhakkak okunması gerektiğini düşündüğün çok bilinmeyen kitaplar ya da herkesin pek duymadığı sana özel şarkılar?

Evet, biliyorum. :) Ben de bayılıyorum kenarda köşede kalmış yerleri bulmaya, az bilinen ama aslında çok iyi olan kitapları okumaya... Kitap olarak Çağdaş İsviçre Edebiyatı'ndan, çağımız insanın iletişimsizlik sorununu anlatan ve kısa hikayelerden oluşan Peter Bichsel'in "Aslında Bayan Blum Sütçüyü Tanımak İstiyordu" adlı kitabını tavsiye edebilirim. Yalnız bir solukta okumamak, yavaş yavaş, diyaloglarını zihninizde canlandırarak okumanız gerekiyor bence. Vintage meraklılarına Cihangir'de kısa bir süre önce açılan Matchbox Vintage'ı önerebilirim; yurtdışından getirilmiş, çok güzel elbiseler ve aksesuarlar var. Yeni tasarımcı olarak -gerçi artık oldukça tanınıyor ama- Bilun Şen'i önerebilirim. :) Galata Kulesi yakınlarındaki Serdar-ı Ekrem Sokak'ta, doğal taş mağazasının hemen üst katında takı tasarımlarını ürettiği küçük ama çok tatlı bir butik açmış. Ben gittim, gördüm, çok sevdim. Benim butiğim için de tasarımlar hazırlıyor şimdi. Film olarak -hala izlemedilerse- Cadillac Records'u mutlaka izlesinler, kesinlikle pişman olmayacaklar. Müzik parçası olarak ise Howlin' Wolf'tan "Smokestack Lightning". Defalarca üst üste dinleyebilirler; çünkü kimse "gerçek müzik"ten sıkılmaz.

İlerisi için ne gibi hedeflerin, ne gibi hayallerin var?

Şu ana kadar belirlediğim hedeflerin çoğunu gerçekleştirdim aslında. Bundan sonra "paper faces" markamı büyütme ve bilinirliğini arttırmayı hedefliyorum. Moda haftalarında defilelerimi gerçekleştirmeyi düşünüyorum. Belki ikinci bir butik daha açacağım. Bakalım zaman ne gösterecek, hep beraber göreceğiz :)

Benimle bu röportajı yaparak, butiğime gelip fotoğraf çekimi gerçekleştirerek benim gibi genç bir tasarımcıya blog sayfanda yer ayırdığın ve destek verdiğin için çok teşekkür ederim. Ben de önceliği sana vermek istedim; butiğimle ilgili ilk blog haberi senden geliyor. Blog sayfanı da keyifle takip ediyorum ve başarılarının devamını diliyorum.

--------------------------------
***  Beril Öke Gülen'in tekli fotoğrafı hariç bütün fotoğraflar bu blog için Merve Akay tarafından çekilmiştir, izinsiz kullanılamaz.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...