BLOGOSFER etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
BLOGOSFER etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Haziran 2012 Pazartesi

HİKAYEN NE?: Deniz Miray Petrini (Sokak Modası Fotoğrafçısı)

Man on Wire filmini izledikten sonra Philippe Petit’e büyük bir hayranlık, ama daha çok da büyük bir saygı duymuştum. Aynı duyguların benzerini Deniz Miray Petrini’nin hikayesini dinlerken de hissettim diyebilirim. Hayattaki en büyük hedefi İkiz Kuleler arasına bir ip gerip, bu ipin üzerinde yürümek olan bir ip cambazı ile bir sokak modası fotoğrafçısının arasında ne gibi bir benzerlik kurdun diye düşünebilirsiniz. Hemen açıklayayım. İkisi de ne istediğini biliyor, istediğine ulaşmak için sonuna kadar uğraşıyor, korkularının kendisini yıldırmasına izin vermiyor. Sonuç: Başarı. Hem aslında göründüğü kadar farklı da değiller. Moda sektörünün İkiz Kuleler’ine, yani en yüksek tepesine Vogue diyebiliriz. Ve Deniz Miray Petrini, çektiği sokak modası fotoğrafları sayesinde bu tepeye ulaşmış durumda. Vogue İtalya için sokak modası fotoğrafları çeken, Style Tao adlı sokak modası blog’unun sahibesi Deniz Miray Petrini’nin hikayesini hadi gelin, onun ağzından dinleyin.

Deniz Miray Petrini

Merhaba Miray. Öncelikle bize kendinden ve seni İzmir’lerden taa Milano’lara sürükleyen hikayenden biraz bahseder misin?

Merhaba Gizem. Aslında klişelerle başlamak istemem ama mecburum. Moda çocukluğumdan beri hep ilgi alanım olmuştu, hatta ortaokuldan itibaren aldığım çoğu ödevi moda konusunda yapmaya özen gösteriyordum. Saint Joseph’te okuduğum lise yıllarında ise bir kariyer fuarı organize etmiştik ve ben sadece İzmir Ekonomi Üniversitesi’nin Moda Tasarım Bölümü ile görüşmüştüm. Yaptıkları yetenek sınavında ÖSS’den daha çok gerildiğimi söyleyebilirim; çünkü o bölümü kazanmak bu sınava bağlıydı. İstediğim bölümü kazandıktan sonra ise son senemde aldığım fotoğrafçılık dersleri bugünkü sokak modası fotoğrafçılığındaki ilk adımımdı. Tüm hayatım boyunca Milano hep aklımdaydı. Çünkü babam İtalyan ve çocukluğumdan beri o ülkeye ait pek çok anıyla büyütüldüm. Milano ve modanın birbirini tamamlayan kelimeler olduğunu da düşünürsek, benim için Milano macerası kaçınılmazdı.

Milano sana neler kattı?

Neler katmadı ki. Her şeyden önce “İnsanlar dergiden fırlamış gibi giyiniyor” cümlesinin gerçek olduğunu gördüm. Styling alanı asıl ilerlemek istediğim alandı ve aslında fotoğraf çekmeye de tamamen amatör bir duygu ve beğendiğim stilleri arşivleme amacı ile başladım. Tabii zamanla bu iş benim için bir tutkuya dönüştü. Milano’nun bu konuda zengin bir kaynağı ve aktif bir etkinlik takvimi var. Şehir resmen sanata aşık, bu yüzden modanın dışında pek çok sergi, tasarım haftası ve parti düzenleniyor. Durum böyle olunca da sınırsız bir ilham kaynağınız oluyor. Özellikle bahsetmek istediğim bir konu da hangi meslekten olursanız olun snob insanların olmaması. (Belki de ben denk gelmedim bilemiyorum. J) Herkes son derece sıcak ve yaptığınız işe saygı duyuyor, ilgileniyor. Ego savaşları yok, çünkü bu konular aşılmış durumda. Yeni yetenekleri bir tehdit olarak görmüyorlar ve gerçek anlamda modayla, tasarımla ve sanatla ilgilenen insanların arasında harika bir iletişim var.


Hayatının en önemli dönüm noktalarından biri de blog’un Style Tao sanırım. Peki fotoğrafçılığa ve sokak modasına olan bu ilgin nasıl ortaya çıktı?

Az önce de bahsettiğim gibi ilk adımım üniversitenin son yılında aldığım fotoğrafçılık dersleriyle oldu, Milano’ya gidince gördüğüm stilleri fotoğraflarken zamanla deneyim kazandım ve bakış açım değişti. İnsanları doğal halleriyle çekmek benim için çok önemli. Çünkü benim için stili stil yapan aynı zamanda tavırlardır. Örnek verecek olursam; iki kişi aynı siyah elbiseyi giyebilir ama birinin o kıyafete hareketleri ve duruşuyla kattığı kimlik sizin dikkatinizi çeker. Bu yüzden insanları doğal yakalamayı tercih ediyorum ve yaptığım işi gerçekten çok seviyorum. Yoğun bir günün sonunda bilgisayarımı açıp da fotoğraflara baktığım zaman “ iyi ki” diyorum. İyi ki bu işi yapıyorum.


Çektiğin fotoğraflar senin Vogue’da çalışmana vesile oldu. Vogue ile olan bu maceran nasıl başladı? Ve her şeyden önce Vogue İtalya’nın bir parçası olmak nasıl bir duygu?

Vogue benim için zirve, hayallerimin tek odak noktasıydı diyebilirim. Sürekli bu hayali kurup durdum, hatta Vogue İtalya’nın sokak modası bölümüne girip de iç geçirdiğim günleri hatırlarım. Bir gün Vogue İtalya’nın baş editörü Franca Sozzani, yeni çıkardığı bir kitap için Vogue İtalya ofisinde bir imza günü düzenledi. Hani az önce söylemiştim ya o ego savaşları yok diye, o yüzden bu konuya özellikle değinmek istiyorum. Vogue İtalya’nın okuyucularıyla harika bir iletişimi var, en kaba tabirle “ biz Vogue’uz, höydür höy!” tavırları yok. Sürekli bir etkinlik düzenleniyor ve bu etkinlik “ Hadi bizi Facebook’ta beğenin” ya da “Biz bu elbiseyi beğendik, sizce nasıl?” demekten çok öte. Bu katıldığım imza gününe şansımı denemek için çektiğim fotoğraflardan örnekler alarak gittim. Binaya bir 10 dakika giremedim zaten, çünkü hayallerim ve benim aramda sadece iki adımlık mesafe vardı. İçeri girince de kafamda kurduğum o soğuk ortamdan eser yoktu, Vogue ekibi her katılımcıyla birebir ilgilendi. Kitap imzalatmanın dışında ilgilendikleri bölümün departmanlarına yönlendirdiler; moda editörü, fotoğraf editörü, yazarlar… Hepsiyle tanışma fırsatınız vardı ve herkes son derece sıcaktı. Ben rüya aleminde gibi dolaşırken şimdi beraber çalıştığım Giulia ile tanıştım. Kendisi fotoğraflarıma baktıktan sonra blog’umu da inceleyeceklerini ve eğer beğenilirse “ Voguistas” ekibi için arayacaklarını söyledi. 3 saat sonra o telefon çalıp da Giulia’nın “Fotoğraflarını çok beğendik. Bize 10 tane daha gönder, yarın yayınlamaya başlıyoruz” demesi hayatımın en mutlu anlarından biriydi. Şimdi onlar için Milano ve Paris moda haftalarına katılıp fotoğraf çekiyorum.


Fotoğraflarını çekerken kullandığın makinenin modeli nedir?

İlk makinem Canon Eos 1000d 18-55mm lensti. Şimdi Canon Eos 5d 24-70mm kullanıyorum.

Birçok tanınmış ismin fotoğrafını çekmiş ve onları yakından görme şansını elde etmiş birisi olarak en çok kimlerin stilini beğeniyorsun?

Anna Dello Russo benim için harikalar diyarı gibi, tüm moda haftalarında gözler onu arıyor. O tam bir görsel şölen ama stil olarak en çok beğendiğim isimler Catherine Baba, Taylor Tomasi Hill, Kate Lanphear, Emmanuelle Alt ve bir de Olivia Palermo.

Sokak modası konusunda seni en çok hangi şehir cezbediyor?

Paris. Ama Londra’yı da seyahatlerime eklediğim zaman bu fikrimin değişebileceğini düşünüyorum.


Paris, New York, Londra, Stockholm, Berlin, Milano gibi pek çok şehrin sokak modasını takip etmemizi sağlayan bir dolu blog ve sokak modası fotoğrafçısı var. Ama ne yazık ki İstanbul bu şehirlerden biri değil henüz. Sence bunun sebebi ne? İstanbul’un stil çeşitliliği açısından zengin olmaması mı yoksa sokak modası fotoğrafçılığını henüz kavrayamamış olmamız mı?

İstanbul aslında bu konu için biçilmiş kaftan ama henüz benim de anlam veremediğim bir aynı olma sevdası var. Herkes birbirine o kadar benziyor ki... Farklı tarzlar korkutuyor insanları belki. Çünkü bizde o gözle süzme olayı vardır ya, o bizi köreltiyor. Farklı olana hemen bakışlarımızla tepki gösteriyoruz. Elbette farklı olmak için komik duruma düşenler de var, o da ayrı bir durum. Bir de bizde sokak modası fotoğrafçılığı henüz alışılmış bir durum değil, insanlar rahat olamıyorlar. Ben bir keresinde İstanbul Fashion Week’e katılmıştım ve inan bana 5 kare zor çekmişimdir. Ya objektife tuhaf tuhaf bakan suratlar vardı ya da aşırıya kaçan mankenimsi pozlar. İnsanların henüz bu konuda rahat olduğunu düşünmüyorum ama bu durumlar aşılırsa oldukça deneysel ve ilham verici stiller görebiliriz.


Sokak modası fotoğrafçılığı için iyi bir fotoğraf makinesi sahibi olmak yeterli mi? İyi bir sokak modası fotoğrafçısı olabilmek için başka hangi özelliklere sahip olmak gerekir sence?

Aslında bu konuda benim yorum yapmam çok doğru değil çünkü ben fotoğrafçı değilim, aldığım seçmeli ders dışında başka bir eğitimim yok. Ben her şeyi doğaçlama yaşıyorum ama şunu söyleyebilirim; iyi bir fotoğraf makinası sizi çok kurtarmaz. Şöyle düşün; elinde en kaliteli kalemler ve en kaliteli kağıtlar var ama eğer çizim yapmayı bilmiyorsan, elindeki malzemenin hiç önemi yok. Sokak modası fotoğrafçısı olmak aslında ikiye ayrılıyor; bir hikaye anlatıcıları var, bir de sadece stilleri yansıtanlar. Özellikle dergiler için çalışırken hikayeden çok kıyafeti ön plana çıkartmalısınız. Bu yüzden hareketsiz pozlar daha çok tercih ediliyor. Ama ben kendi blog’um için daha yaşayan kareler tercih ediyorum. Burada farklılık tamamen size ait, çünkü moda haftaları bir okul bahçesi gibi; aynı yüzler, farklı kıyafetler... Ve popüler olanları tüm fotoğrafçılar çekiyor. İşte burada sizin bakış açınız devreye giriyor. Aynı kişiyi farklı bir açıdan, farklı bir tavırla çekebilmek, bunu görebilmek gerek. Yoksa bir Anna Dello Russo’yu en az 200 fotoğrafçı çekiyordur. Bir de her sezon sayımız arttığı için farklı olmak kalıcılığınızdaki en değerli etken.

Birisinin senin kadrajına girebilmesi için nelere sahip olması gerekiyor? Fotoğrafını çekeceğin kişileri nasıl seçiyorsun?

Öncelikle fazla zorlanmış bir stili olmaması gerekiyor, yani ben her farklı giyineni çekmiyorum. Eğer gözümü rahatsız ediyorsa ve beğenmiyorsam asla çekmiyorum. Kendi stil zevkimi yansıtıyorum aslında. Benim amacım takipçilerime bir nevi rehberlik etmek, “Bak bu şekilde bir kombinasyon olabilir” dedirtebilmek ya da aksesuar konusunda yardımcı olabilmek. Ayrıca kıyafetlerinizle farklılık yaratmak zorunda değilsiniz. Ben bu yüzden kafamı çevirmeden önce çok dikkatli bir şekilde gördüğüm stili inceliyorum, çünkü inan bana detaylar çok şaşırtıcı olabiliyor. Takılan bir takı veya bir ayakkabı sizi büyülemeye yetebiliyor. Ben de tüm bunlara dikkat ediyorum. Fotoğraftan öte paylaşmak istediğim şey, stillere dair fikirler. Bu fikirleri ise farklı bir yorumla aktarmaya çalışıyorum.


Bu sokak modası fotoğrafçılığı işini nerelere götürmek istiyorsun? Var mı geleceğe dair planlar, uçuk kaçık hayaller?

Sokak modası fotoğrafçılığı benim her zaman yapacağım bir iş, asla vazgeçmem ama ilerlemek istediğim farklı alanlar var. Özellikle erkek modasına karşı çok büyük bir ilgim var ve styling alanında erkek modası üzerine yoğunlaşmayı planlıyorum. Bu yüzden erkek moda haftalarında çektiğim fotoğraflar benim vizyonum için çok önemli. Şimdi önümde katılacağım Pitti Uomo, Milan Men ve Paris Men Fashion Week ve ayrıca WGSN’nin Pitti Uomo’da düzenlediği Menswear S/S’13 konferansı var.

Sokak modası fotoğrafçılığı konusunda gerçekten iyi olduğuma inandığım bir zamanda ise hem bir sergi yapmak hem de çektiğim fotoğrafları kitap haline dönüştürüp insanların elinin altında durabilecek bir rehber hazırlamak istiyorum. J


Biraz da senin kişisel stilinden bahsetsek? Stil kodların, stilinde olmazsa olmazların, asla’ların nelerdir?

Asla siyah ince külotlu çorap giymem herhalde. Benim androjen bir stilim vardır ama zaman zaman bu durum değişiyor ve feminen yanım ağır basabiliyor. Yine de sade ama iddalı olmayı tercih ediyorum. Jil Sander bu yüzden favorimdir. Bazen de Dolce & Gabbana’nın dantellerini çalmak istiyorum. Moduma bağlı sanırım, yine döndük dolaştık o noktaya geldik. J Topuklu ayakkabılar, blazer ceketler, skinny pantolonlar olmazsa olmazım. Renk konusunda ise demir başım siyah ve beyazdır. Bir de çiçekli, fırfırlı elbiselerle pek aram yoktur. Kate Lanphear ve Emmanuelle Alt, stil olarak kendime en yakın bulduğum isimlerdir.

Bu aralar ne okuyor, ne dinliyor ve ne izliyorsun?

Bu aralar babamla birlikte nefes terapilerine sardık, bu yüzden Mustafa Kartal kitaplarını okuyorum. Bir de Mehmed Rauf’un Eylül kitabını okuyorum. Müzik olarak ise Lana Del Rey, Selah Sue ve İstanbul Devlet Modern Folk Müziği Topluluğu’nun çıkarttığı “ Yorumlar” albümünü dinliyorum. Son zamanlarda bir şey izleyemedim ama The Avengers, bir Marvel hastası olarak aklımda.

Teşekkürler. J

Fotolar: Style Tao

29 Mayıs 2012 Salı

BLOGOSFER: Blogosferin En Cool Ailesi ile Tanışın!


Stil konusunda Beckham’lara rakip olabilecek, göz kamaştırıcılık konusunda Brangelina ailesiyle yarışabilecek kıvamda bir aile ile tanıştım birkaç ay önce. Tanıştım diyorum, çünkü fotoğrafları o kadar içten, yazıları o kadar samimi ki; mutfak camından yan komşuyu izliyormuş hissiyatıyla takip ediyorum şu son birkaç aydır blog’larını. Blogosferin bu en karizmatik ailesiyle hadi gelin, sizi de tanıştırayım.


Miss James ailenin annesi, vintage kraliçesi, bunlara ilaveten de kendi ve ailesiyle ilgili detayları paylaştığı Bleubird Blog adlı muhteşem blog’un sahibesi. Yuvayı dişi kuş yaparmış. Söz konusu bu aile olunca dişi kuş yalnızca yuva değil, üstüne de harika bir blog yapmış. Aubrey ailenin fotoğrafçısı, Miss James’in ikinci evliliği ve nazarımda en stil sahibi aile babası ödülünün sahibi. En az onlar kadar stil sahibi boy boy üç çocukla birlikte Houston Teksas’ta yaşayan bu aile, hayatlarından kesitler paylaştıkları blog’larına her baktığımda tebessüm etmeme neden oluyorlar. Ve biliyorum, bu konuda yalnız değilim.


Dekorasyondan, çocuklarına hazırladığı öğlen yemeklerine kadar pek çok özel detayı blog’unda paylaşıyor Miss James. Ama benim kişisel favorim pek tabii “What We Wore” başlığı altında paylaştıkları; yani cicili bicili giyinip, fotoğraf makinesinin karşısına geçip poz verdikleri kısım. Hele Miss James ve Aubrey’nin geçtiğimiz yıl gerçekleşen evliliklerinden kalma kareler var ki; Jamie Hince ve Kate Moss’unkinden sonra vintage esintili evliliklere dair gördüğüm en güzel karelerden.

Dizilerdeki mükemmel Amerikan ailesinin gerçek hayattaki karşılığı olan bu aile ile bir an önce tanışın ve başkalarıyla da tanıştırın.

23 Eylül 2011 Cuma

BLOGOSFER: Jeannine Tan


New York Fashion Week'e dair farklı yorumlar bulmak amacıyla blogosfer aleminde bir sağa bir sola savrulup dururken keşfettim henüz 17 yaşında olan Jeannine Tan isimli genç bir fotoğrafçının blog'unu. Fotoğraflardaki renkler ve yakalanan karelerdeki doğallık, bilgisayar başına çivilenmeme ve hayranlıkla saatlerce ekrana bakmama sebep oldu. Özellikle backstage fotoğrafları insana garip bir mutluluk aşılıyor. Avustralyalı fotoğrafçının New York Fashion Week macerasında çektiği fotoğraflardan en beğendiklerimi görmek için sizleri aşağıya, kendisi ve diğer işleri hakkında daha fazla bilgi sahibi olmak ve çektiği fotoğraflar arasında kaybolmak içinse blog'una alalım: http://papertissue.tumblr.com/


Fotolar: Papertissue

8 Ağustos 2011 Pazartesi

BLOGOSFER:: Blogger Ünlüler

Blog’ları sayesinde keşfedilip ünlü birer simaya dönüşen kişiler olduğu kadar bunun tam tersi de mevcut. Yani blogger’lığa merak saran ünlüler de var. Blogosferin çok daha samimi bir ortam, kullanılan dilin de dergi diline kıyasla oldukça farklı olması nedeniyle bu ünlü isimler merak uyandıracak ilginç yanlarını blog’ları aracılığıyla insanlara ulaştırabiliyorlar. Kimi zaman işleriyle ilgili haberleri duyurup kendi tanıtımlarını yapıyorlar, kimi zaman da parti, tatil fotoğrafları gibi başka yerde bulamayacağınız daha özel anlarını insanlarla paylaşıyorlar. Ve bunlardan bazılarını takip etmek gerçekten çok keyifli.

İşte benim de blog’larını severek takip ettiğim ünlü isimlerin bir potpurisi:


Coco Rocha: Podyumlarda, dergilerde görmeye can attığım, oldukça başarılı bir model olan Coco Rocha’nın en az modelliği kadar başarılı blog’unun adı Oh So Coco. (http://oh-so-coco.tumblr.com/)

Anna Dello Russo: Her giydiğiyle dikkat çekmeyi başaran stil ikonumuz Anna Dello Russo’nun kişisel blog’u sizi “I don’t want to be cool, I want to be fashion” sözleriyle karşılıyor. (http://www.annadellorusso.com/)

Rachel Zoe: Ünlüleri giydiren isim Rachel Zoe’nin de henüz çok yeni olmasına rağmen oldukça başarılı bir blog’u var. (http://rzrachelzoe.tumblr.com/)

Tory Burch: Tasarımcı Tory Burch’ün blog tasarımına da, paylaştığı görsellere de bayılıyorum. (http://torypedia.tumblr.com/)


Oliver Zahm: Purple Fashion’ın kurucularından Olivier Zahm, kendisi için dışarıya arkadaşlarla kahve içmeye çıkmak kadar sıradan olaylara ait kareleri blog’unda paylaşıyor. Bir gün Portekiz’de güneşlenirken, ertesi gün Fransa’da tekne turu yapıyor olabiliyor. Yanında Eva Mendes ya da Kate Moss gibi isimler bulunabiliyor. Her gün kıskançlıkla yine nerelerde, kimlerle diye merak ederek baktığım bu blog, aynı zamanda çok seksi. (http://purple.fr/diary/)

Steven Klein: Fazla söze gerek yok. Fotoğraflarına taptığım Steven Klein’ın Nisan ayından beri bir blog’u var. (http://kleinstudio.us/)

Nicola Formichetti: Thierry Mugler’in kreatif direktörü, Lady Gaga’nın stil danışmanı bu dahiyane çocuğun blog’u takip edilesi. Neden mi? Yaptığı tüm işleri blog’unda paylaştığı için sizi başka kaynaklara başvurma zahmetinden kurtarıyor. 

Franza Sozanni: Vogue'ların en dikkat çekici olanı Vogue İtalya’nın başındaki isim Franza Sozanni’nin çok ilginç konulara değindiği blog’u her gün kendisini tıklattırıyor. Ayrıca kendisiyle ilgili şurada da çok güzel bir yazı var, okunması tavsiye olunur. 
(http://www.vogue.it/en/magazine/editor-s-blog/)

Fotolar: Posh24, Catwalk Queen, The Style & Beauty Doctor, Georgia Irwin, Elliot and Isabel, V Magazine, Contact Music

21 Haziran 2010 Pazartesi

BLOGOSFER: The Seventeen Magazine Project

Kaybolan festival ruhumla ters orantılı artan araştırmacı kişiliğim sonucu, bu haftasonu Efes One Love'a gitmek yerine, evde kalıp internetin başında daldan dala konmayı tercih ettim. Bu vesileyle de çok farklı bir blog keşfettim. Paylaşmamak olmaz.

18 yaşındaki bir lise öğrencisinin "The Seventeen Magazine Project" adını verdiği blog'u, uzun zamandır karşılaştığım en ilginç blog'lardan biri. Hepimiz bir şekilde, her ay düzenli olarak birtakım dergileri alıyor ve okuyoruz. Bu dergiler, her ay bize çeşitli tavsiyeler veriyor; her ay nasıl daha güzel olabileceğimiz, nasıl formda kalabileceğimiz, nasıl daha çekici, daha tatlı, daha popüler hale gelebileceğimiz konusunda yol gösteriyor. Bununla da kalmıyor, ilişkilerimize de el atıyorlar; erkek arkadaşımızı nasıl elimizde tutacağımız, hoşlandığımız çocuğun dikkatini nasıl çekebileceğimiz konusunda yol gösteriyor, bazı testler hazırlıyorlar. Makyaj önerileri ve stil konusundaki tavsiyeler de cabası. Jamie Keiles de bu tarz dergilerin, her ne kadar "Kendin Ol" gibi nasihatler verseler de, aslında mükemmel ve ideal insanlar yaratmayı hedeflediğini düşünüyor ve şu soruların cevaplarını aramaya koyuluyor: Bize her ay onlarca tavsiye veren bu dergileri ciddiye alıyor ve tavsiyelerine uyuyor muyuz? Eğer uymuyorsak ve sadece okuyup geçiyorsak, bu dergileri neden hala almaya devam ediyoruz? Dergilerin daha güzel, daha zayıf, daha başarılı, daha çekici, daha şirin ya da popüler olmamız için verdiği tavsiyeler cidden işe yarıyor mu? Bunları uyguladığımızda hayatımızda gerçekten köklü değişiklikler olacak mı?


Böylelikle Jamie, The Seventeen Magazine'i seçerek, derginin Haziran sayısındaki önerilerini tek tek uygulamaya başlıyor ve bunları blog'unda paylaşıyor. Bu süre zarfında, diyetlerden güzellik ve stil önerilerine kadar birçok farklı şey deniyor, derginin önerdiği kitapları ve filmleri takip ediyor, dergiden çıkan erkek posterlerini odasının duvarlarına asıyor.

Aslında dergilerin, özellikle gençler üzerindeki etkilerini incelemek açısından çok önemli ve dikkat çekici bir proje. Bir göz atmakta fayda var: 

Fotolar: The Seventeen Magazine Project

3 Haziran 2010 Perşembe

BLOGOSFER: Blogger'lar Sarmış Dört Bir Yanımızı

Yıl blogger'ların yılı. Kabul et ya da etme, sev ya da sevme ama bu bir gerçek. Blogger'lığı da gelip geçici bir trend olarak mı görmeli, bir anda yıldızı parlayıp bir anda sönen pop şarkıcılarına mı benzetmeli, "Bu da gelir, bu da geçer."mi demeli, yoksa ciddi bir alternatif meslek olarak mı kabul etmeli tartışıla dursun, blogger'lar ortalığı kasıp kavuruyor. Gazeteciler bir tehdit olarak görüyor, Anna Wintour çıkıp haklarında konuşuyor, Hatice Gökçe dikkat edilmesi gereken bir konu olduğu konusunda demeçler veriyor ama bir yandan da bütün lansman partilerine, defilelere, önemli açılışlara ilk onlar çağırılıyor, röportajlar yapılıyor. Hatta artık sadece gidip, görüp yazmakla kalmıyorlar, markalarla işbirliği içerisine girerek kendi adlarını taşıyan ürünler piyasaya sürüyorlar.

İlk önce Urban Outfitters, Sea Of Shoes blog'unun yazarı Jane Aldrige ile işbirliğine girerek bir ayakkabı koleksiyonu piyasaya sürüyor, ardından Coach birkaç okuyucusu oldukça fazla blogger ile anlaşarak çanta modelleri tasarlıyor. Şimdi de Forever 21, Danny Roberts ile birlikte el ele vererek, stilleriyle insanlara ilham kaynağı olan 5 blogger'ın yüzünü tişörtlere taşıyor ve tanesi $14.80'dan satışa sunuyor! Ne derseniz deyin, blogger'lar artık sadece blogger olmakla sınırlı kalmıyor, ünlüler klasmanından yerleri ayrılıyor.

Ne düşünüyorsunuz? Alır mısınız? Giyer misiniz?

Fashion Duo Slub

21 Mayıs 2010 Cuma

BLOGOSFER: Aman! Düşmeyesin!

Bir moda tasarımcısı olarak istediğiniz kadar uçabilir ve yeri geldiğinde sanat eserivari parçalar ortaya çıkarabilirsiniz. Ama işlerinizin sokağa inmesini istiyorsanız giyilebilir parçalar da ortaya çıkarmanız, insanların günlük hayatın içinde rahatça kullanabileceği tasarımlar da tasarlamanız gerekiyor. Ya da gerekiyordu. Neden mi?

Çünkü artık podyum ile sokak arasındaki çizgi gittikçe inceliyor ve kim bilir belki yakında hiç kalmayacak. Özgün ve farklı stillerin sokak fotoğrafçılarının objektifine takıldığı, ilginç stillerini paylaştıkları blog'ları sayesinde ünlü olmaya başlayan blogger'ların arttığı şu dönemde insanlara görmeyi ummadığı şeyleri sunmak ve onları şaşırtmak çok önemli bir hal alıyor. Ama bunların sayısı özellikle son dönemde o kadar çoğaldı ki aralarından sıyrılmak da gün geçtikçe zorlaşıyor. Bu da kanımca insanları daha iddialı olmaya ve risk almaya itiyor. Böylelikle sadece podyumlarda ya da bir moda çekiminde rastlayabileceğinizi sandığınız şeyler bir bakıyorsunuz ki yanınızdan yürüyüp geçen kızın üzerinde oluyor.

Tıpkı Christeric adlı blog'un sahibi Christine gibi. Christine bundan birkaç ay önce Charles Anastase defilesinde bir ayakkabı görüyor ve bu ayakkabıya ulaşamayınca oturup kendi yapmaya karar veriyor. Böylelikle elindeki ayakkabıyı modifiye ederek istediğine çok yakın bir ayakkabı elde ediyor ve bunu sokağa taşıyor!

Christine'in Charles Anastase defilesinde gördüğü ayakkabı

Elindeki bu beyaz ayakkabıyı modifiye etmeye başlıyor...

...ve ayakkabıyı bu hale getirerek orjinaline oldukça yaklaştırıyor.

Bırakın almayı düşünmeyi, sokakta giymeyi aklınızın ucundan bile geçirmediğiniz şeyler işte bu iddialı kişiler sayesinde giyilebilir hale getiriliyor.

Benim merakım Christine bu ayakkabılar ile sokağa çıktığı günü nasıl bitirdi acaba? Klasik Türk mantığı ile eğer arkadaşı falan olsam "Eve gidince bir ara, çağrı at. Merak etmeyeyim seni." diyeceğim. Koluna girip bir yere takılıp düşmemesi, kafa göz yarmaması için içimden dua edeceğim. Ama merak etmeyin, bu ayakkabı ile ilgili yazısının ardından başka yazılar da yazmış, yani Christine sağlam. :)

Ama olur da yarın öbür gün Insa tarafından fil gübresi kullanılarak tasarlanmış bu ayakkabıyı giymeye karar verirseniz lütfen bana telefonunuzu bırakıverin ya da neredeyseniz haber verin. Meraktan ölmektense atlar gelir, kolunuza girerim. Yeter ki siz düşmeyin.


Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...