moda etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
moda etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Ağustos 2011 Çarşamba

KAŞİF QUEEN: Coralie de Seynes/ Seçememece Bunlar Seçememece!


Zaten kararsız olan bir terazi burcuna yapılabilecek en kötü şey, onu cezbedici seçeneklerin fazlaca olduğu bir yere sokmaktır. Yani bir terazi burcuna “Bir çift Christian Louboutin mi yoksa Nicholas Kirkwood mu?” diye soramazsınız, sormamalısınız. “Proenza Schouler satchel’ları mı yoksa Mulberry’ninkiler mi?” diyemezsiniz, dememelisiniz. O terazi ne yapacağını şaşırır, ağlamaklı olur, error verir. Terazi burçlarına bunu yapmamalısınız.

Bir terazi olarak ben, Fransız takı tasarımcısı Coralie de Seynes’in takılarını keşfettiğimde de işte aynen böyle oldum. Kolyeler, saç bantları ve bilezikler arasında gidip gelmekten bitap düştüm, yoruldum.



Esmod Paris’ten mezun Coralie, mezun olur olmaz Hermès’de çalışmaya başlamış ama aklında hep kendi takı markasını oluşturmak varmış. Bunu da 2009 yılında gerçekleştirmiş ve böylelikle kendi adını taşıyan markası ve ilk koleksiyonu görücüye çıkmış. O zamandan bu zamana toplam 6 koleksiyon çıkaran Coralie, kendi sitesinden online satış da yapıyor. Sitesini kurcaladığınızda ilk etapta yalnızca Fransa içine gönderim yapıyor gibi gözüküyor ama bizzat kendisine sordum; dünyanın her yerine gönderim yapıyormuş.



Aşağıda da kendisiyle yapılan bir röportajın videosu var. Fransızca bilenler Coralie’nin hikayesini kendi ağzından dinleyebilir, bilmeyenler de bu harika dile bir kez daha hayran olabilirler:



En kötü karar kararsızlıktan iyidir, derler. İşte bunu diyenleri bu takılardan seçmeye çalışırken de görmek isteriz.

11 Ağustos 2011 Perşembe

KAŞİF QUEEN: Biri Geri Dönüşüm Mü Dedi?

Sizleri birkaç dakikalığına hiçbir şeyin olduğu gibi görünmediği bir dünyaya davet ediyorum, Öge Yurdakul Güven’in dünyasına. Öge’nin Hep Design adını verdiği bu dünyada bulaşık eldivenleri küpe, araba süngerleri kolye, cd’ler çanta, kalemtıraşlar ise yüzük olarak karşımıza çıkıyor. Yine aynı dünyada Öge eline geçen her malzemeyi kullanarak onlardan yepyeni bir şeyler yaratılabileceğini bizlere gösteriyor.
 

Öge aslında bir içmimar ama 1984 yılından beri -ki bu benim dünya üzerindeki varlığımdan bile fazla bir süreye tekabül ediyor- takı tasarımıyla ilgileniyor. O da ilk başlarda takılarını boncuk kullanarak tasarlıyor ama bir süre sonra bu ona yeterli gelmiyor. Kendi yaptığı cam boncuklar da Öge’yi tatmin etmeyince çok daha farklı objeler kullanarak takı tasarlamaya karar veriyor ve bu karar Hep Design’ın doğmasına vesile oluyor.


Aklınıza gelebilecek ve hatta gelemeyecek her şey Öge’nin kullandığı malzemeler arasında. Balonlar, pet şişeler, sütyenler, bulaşık eldivenleri, kaset, plak, pinpon topu ve daha niceleri. Üstelik Öge bu tasarımlarını, mesleğinin de vermiş olduğu bir alışkanlıkla, önce çiziyor, daha sonra tasarlamaya başlıyor. Yani elde olan malzemeleri birleştirip onlardan bir şeyler ortaya çıkarmak yerine, kağıt üzerindekini gerçeğe dönüştürmeye çalışıyor.


Öge’nin bu oldukça ilginç tasarımları ise şimdilik 3 yerden elde edilebiliyor; Beste Gürel’in Galata’daki butiğinden, Thanx Co’dan ve Hep Design’ın Etsy sayfasından.

O değil de, bu tasarımları gördükten sonra bulaşık süngeri sizin de gözünüze farklı gözükmedi mi ya da ayakkabı çekeceği? Dur ben bir gidip deneyeyim, bakalım nasıl duracak üzerimde.

Lizard'ın Notu: Hep Design ile ilgili küçük bir sürpriz de pek yakında bu blog'da, aklınızda bulunsun.

5 Ağustos 2011 Cuma

KAŞİF QUEEN: En Tatlı Erik Cinsi: Plüm


Plüm; Almanca-Türkçe sözlüğüne göre erik, benim sözlüğüme göre ise eğlenceli mi eğlenceli ahşap kolye ve broşlar demek. Bu aksesuarların Plüm adını almış olması sizi yanıltmasın; bu ad yaratıcılarının eriğe olan düşkünlüğünden gelmiyor. Arkasında çok daha derin ve özel bir hikaye var. Yeditepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Endüstri Ürünleri Tasarımı Bölümü'nden mezun Gökçeçiçek Sezer ile Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi İç Mimarlık Bölümü'nden mezun Kübra Erik, bir gün Kübra’nın kuzeni ve Gökçeçiçek’in yakın arkadaşı Ayşenaz Aşkın sayesinde Erik Apartmanı’nda tanışırlar. O günden sonra bu Erik Apartmanı (kendileri Erik Palas demeyi tercih ediyorlar) Gökçeçiçek ile Kübra’nın hayallerinin, planlarının, pazar kahvaltılarının, mantı günlerinin ve en önemlisi de Plüm ürünlerinin üssü olur. Arkadaşları Müjde Polatkan’ın tasarladığı ahşap kolye ve broşlar o kadar ilgilerini çeker ki, sonunda kendileri de bunu öğrenmeye karar verirler. Böylelikle adını bütün bu güzelliklerin başlangıç noktası olan Erik Apartmanı’ndan alan Plüm ortaya çıkar. 



Gökçeçiçek ve Kübra zaman zaman farklı materyaller kullansalar da ağırlıklı olarak ahşap ile çalışıyorlar. Bu ahşabın üzerine de ya kendi akıllarındaki illüstrasyonları ya da özel sipariş ile başkalarının isteklerini aktarıyorlar. Davet, tanıtım, doğum günü gibi özel günlerde bu Plüm’lerle küçük sürprizler yapmak isteyenler için toplu üretim de gerçekleştiriyorlar. Üstelik yurt dışına gönderimleri de mevcut.


Gelelim en önemli kısma, yani bu erikleri nerede bulabileceğimize. Büyük Beşiktaş Çarşısı'ndaki Durak Dükkan ya da Etsy’deki sayfalarından Plüm ürünlerine ulaşabilir, Facebook sayfaları üzerinden de kendileriyle iletişime geçip, kendi Plüm’ümüzü kendimiz yaratabiliriz.

Oradan bi’ kilo erik alabilir miyim rica etsem.

23 Temmuz 2011 Cumartesi

Moda Tabularını Yıkıyoruz

Doğduğumuzdan beri bizlere birtakım şeyler öğretiliyor. Bu öğretilen şeylerin bazıları bilinçaltımıza öyle bir işliyor ki; aslında başkalarının fikirlerini kendimizinkiler sanıp, sahiplenip, sorgulamadan körü körüne inanıyoruz. Hangisi gerçekte bizim düşüncemiz, hangisi bize dikte edildi, tam olarak kestiremiyoruz. Bütün anlam veremediğimiz önyargılarımız, tabularımız da işte böyle oluşuyor. Bu konuyu hayatın her alanını tek tek ele alarak inceleyebiliriz. Ama burası bir moda blog’u olduğundan, hadi hep beraber işin bu kısmını masaya yatıralım.

Söz konusu moda olduğunda da bize birtakım şeyler ‘asla’ olarak öğretildi ve bu ‘asla’lara çoook uzun bir zaman, değersek yanarız korkusuyla, elimizi dahi sürmedik. Şimdi aşağıya modaya dair bazı kemikleşmiş tabuları ve bu tabuları ‘neden olmasın’lara çeviren görüntüleri sıralayacağım. Muhtemelen çoğunu denemeye bile yeltenmediniz, ama bir şekilde asla olmayacağını da biliyorsunuz. Dediğim gibi; çünkü böyle öğretildi.

Hadi şimdi öğretilenleri bir kenara bırakalım, hep beraber tabularımızı yıkalım.

Pembe ile Kırmızı Bir Arada Asla!





Tabuların en başında pembe ile kırmızının bir arada asla giyilemeyeceği geliyor. Giymeyi bırakın, pembe renkli bir elbise giydiğimizde kırmızı rujdan bile feragat etmemiz gerekiyor. Gerçi Gwen Stefani’nin saçlarının pembe olduğu dönemlerde kırmızı rujundan asla vazgeçmemesine hep gıpta ile bakmış, ama yine de kendimde uygulamaya cesaret edememiştim. Şahsen ben ikisinin bir arada olamayacağına o kadar inandırılmışım ki, bir kez olsun denemeye dahi teşebbüs etmedim. Ama şimdi yukarıdaki fotoğraflara bir bakın. Resmen yıllarca kandırılmışız, resmen oyuna gelmişiz! Özellikle toz pembe ile parlak kırmızı rengin siyah aksesuarlarla kombinlenmesi sonucu ortaya çıkan görüntü tek kelimeyle muhteşem. Hemen bu tabuyu yıkıyoruz, hemen.

Siyah ile Kahverengi Yan Yana Duramaz!





Bir başka renk tabusu daha: Siyah ile kahverengi birlikte giyilemez. Ama gelin görün ki bu da külliyen yalanmış. Doğru parçalar seçildiği takdirde pekala gül gibi geçinip gidebiliyorlarmış. Sadece siyah ve kahverengi olarak kombinlenebileceği gibi, bu iki rengin yanına bej, kırmızı, gri, beyaz gibi renkler de eklenebilirmiş ve böylelikle ortaya çıkan sonuç göz kamaştırıcı olurmuş. Özellikle kıyafeti siyah ağırlıklı seçip, kahverengiyi çanta ve ayakkabı gibi aksesuarlarda ön plana çıkarmak bırakın uyumsuzluğu, aksine müthiş bir uyumu da beraberinde getiriyormuş. Yani kısacası yıllarca aldatılmışız. Bunu da bu yüzden acilen yıkıyoruz.

Kısa Boya Uzun Elbise Olmaz!




Şüphesiz ki Oscar, Golden Globe ya da Grammy gibi ödül törenlerinin en güzel ve en heyecan verici kısmıdır kırmızı halı. Uzun elbiseler ise kırmızı halının olmazsa olmazıdır. Peki bütün bu şarkıcılar ya da oyuncular çok uzun oldukları için mi giyebiliyorlar bu elbiseleri? Kesinlikle hayır! Yukarıda fotoğrafları bulunan Natalie Portman, Kylie Minogue ve Eva Longoria’nın boyları sırasıyla 1.60, 1.52 ve 1.57 ama yine de yerlere kadar uzanan elbiseleri içinde harika gözüküyorlar. Gelin görün ki uzun elbiselerin kısa boyluları daha da kısa gösterdiği rivayeti yüzünden birçoğumuz ne kadar istesek de bir türlü giymeye cesaret edemedik. Çok değil, 1-2 hafta önce bir arkadaşım kısa boylu olduğu için uzun elbise giymeyi tercih etmediğini söyledi. Oysaki doğru elbise seçildiği takdirde olduğunuzdan daha uzun bile gözükebilirsiniz. Demek ki neymiş, bu da yıkılması gereken tabulardan biriymiş.

Açık Ayakkabının İçine Çorap Giyilmez!





Birkaç sene öncesine kadar açık ayakkabının içine giyilen çorap; zevksizliğin, moda anlayışından yoksunluğun bir göstergesiydi ve kesinlikle dalga konusuydu. Ama son birkaç senedir gerek podyumlarda, gerekse sokak modası blog’larında karşımıza çıkan bu görüntü, gözümüzün alışmasına, hatta bu akıma sempati duymamıza neden oldu. İçlerimizden bazıları bu akımı hemen benimseyip uygulamaya başladı ve çok sevdi, bazıları denedi ama yine de geçmişten kalan önyargıları yüzünden tam emin olamadı, bazılarımızsa hala denemeye cesaret edemiyor. Kate Moss, Chloe Sevigny, Alexa Chung gibi modaya yön veren isimlerin de açık ayakkabı içine muz ya da soket çorap giyerek kıyafetlerini tamamladıkları düşünülürse, bizim denemememiz için ortada hiçbir sebep yok. Bu yüzden içinizde hala bu tabuyu yıkmayan kalmışsa hemen yıksın lütfen.

Ayakkabı ile Çanta Uyumlu Olmak Zorunda!





Bu, gelmiş geçmiş en köklü moda kurallarından biri. Yıllarca nesilden nesile aktarılması sonucu öyle bir içimize işledi ki, genetiğimize kodlanmış gibi bu kuralı bilerek dünyaya geliyoruz. Halbuki çok fazla eşleşme her zaman sıkıcıdır. Geçenlerde Fransız kadınlarının çanta ve ayakkabılarını asla eşleştirmediğine dair bir yazı okumuştum. Devamında da şöyle diyordu: Çünkü 30’dan sonra çanta ve ayakkabılarınızı hala eşleştirmeye çalışıyorsanız, yaşınıza bir 10 sene daha eklemelisiniz.

Çanta ve ayakkabıların uyumsuzluğu kesinlikle stili sıkıcı olmaktan kurtarıyor. Buradaki en önemli nokta uyumsuzluk içinde uyumu yakalayabilmek. Çantayı ya da ayakkabıyı üzerimizde hiç olmayan bir renkten seçerek yarattığımız kontrast, kıyafetin havasını tamamen değiştiriyor. Neon renklerdeki bir çanta ya da ayakkabı seçimi ise hem iddialı, hem de oldukça şık gözüküyor. Yani ikisini birbirine uyduracağız diye kaybolan yıllarımıza yazık. O halde n’apıyoruz? Bunu da bir güzel yıkıyoruz.

17 Temmuz 2011 Pazar

SHOE QUEEN: Miis Gibi Ayakkabılar

Ayakkabı tutkunlarının bayılacağı bir haberle yayınımıza devam ediyoruz.


Cordwainers Koleji’nden mezun, İspanya’nın kuzeybatısındaki Galicia’dan Londra’ya gelen ve buraya yerleşen Laura Villasenin’in kurucusu ve tasarımcısı olduğu, bir avuç kişiden oluşan Miista, Londra çıkışlı bir ayakkabı markası. Miista kendisini tekdüzeliğe ve taklide karşı olduğu için bağımsız, sürekli bakındığı için meraklı, kuralları ayaklanma çıkarmadan yıktığı için de saygısız olarak nitelendiriyor. Bense bu ayakkabıları kısaca ‘mutlaka dolabımda olması gereken bir parça’ olarak tanımlıyorum.

ADIRA

İnsanların birbirinin karbon kopyası gibi dolaştığı bir dünyaya farklı şeyler sunmayı, sıra dışı tasarımlarıyla sokakları renklendirmeyi ve insanlara başka alternatiflerin de olduğunu göstermeyi hedefleyen Miista, ürünlerini £75-£145 arası fiyatlara satarak da bu hedefini daha gerçekleşebilir hale getiriyor; çünkü bu fiyatlar bu ayakkabıları o kadar da ulaşılmaz kılmıyor.


Laura’nın western stilinden ve savaşçı kadınlardan esinlenerek ortaya çıkardığı ayakkabıları görünce Conwainers’ı nasıl derece ile bitirmiş, daha iyi anlıyorsunuz. Özellikle deri iplerin örülmesi sonucu ortaya çıkan yüksek ökçeli NAIA adlı modelin tam bir şaheser olduğunu söyleyebilirim. Üstelik topuğa rağmen, oldukça da rahat gözüküyorlar.

Artık yurtdışına gidenlere mi çıtlatılır, yoksa internet üzerinden mi sipariş verilir bilmiyorum; ama bir çift Miista ayakkabı her eve lazım, bunu biliyorum. 

Fotolar: Miista

11 Temmuz 2011 Pazartesi

FASHION IN MOTION: János Visnyovszky

Aylardan ‘hava o kadar sıcak ki dışarı çıkılmıyor’, günlerden ‘evde oturup sıkıntıdan bilgisayar başında pinekleme’. İşte böyle bir günde Facebook, Twitter gibi çeşitli sitelerde dolaşırken aklıma Budapeşte’de yaşayan bir arkadaşım düştü; János Visnyovszky. János inanılmaz yetenekli bir reklam filmi yönetmeni, kameraman, kurgucu ve daha pek çok şey. Kendisi modayla ilgili çok değişik videolar hazırlıyor. Ayrıca bu blog’da daha önce bahsettiğim Dora Mojzes ve onun orjinal tasarımlarıyla tanışmama da János vesile olmuştu. Linkine buradan ulaşabileceğiniz yazı, aynı zamanda bu blog’un ilk yazısı olma özelliğine sahip. Dora’nın tasarımları, János’un çektiği videolarda da tüm farklılığı ve dikkat çekiciliğiyle karşımıza çıkıyor.

Ben bu videoları blog’umda paylaşmak istediğimi János’a söylememin üzerinden herhalde bir yıl, belki de biraz daha fazlası geçti. Sırf bu yüzden, ben daha kolay erişebileyim ve paylaşabileyim diye işlerinin bazılarını video paylaşım sitelerine eklemişti. Yani kısacası geç kalan bir günah çıkarma ve János’un ilginç çalışmaları karşınızda.

HER FACES:


HER FACES janosvisnyovszky


KIFUTÓSZALAG:


KIFUTÓSZALAG janosvisnyovszky

29 Haziran 2011 Çarşamba

Bir Moda İkonu: Tilda Swinton

Istancool etkinliği sayesinde kendisini yakından görme şerefine nail olanların da fark etmiş olabileceği gibi Tilda Swinton, bu dünyaya ait olmayan insanlardan. Tıpkı David Bowie, Michael Jackson ya da Alexander McQueen gibi. Upuzun boyu, androjen görünümü, sarı ile kızıl arasında gidip gelen kısacık saçları, ‘Az çoktur’ sözünün karşılığı olan ama bir o kadar da sıra dışı stili ve yapmış olduğu ilginç film seçimleriyle Tilda Swinton; şüphesiz ki gerek bizlere, gerekse tasarımcılara ilham veren müthiş bir moda ikonu.


Oyunculuk Kariyeri

Avustralyalı bir annenin ve İskoç bir babanın kızı olarak 1960 yılında İngiltere’de dünyaya gelen Tilda Swinton, aristokrat bir ailenin kızı. West Heath Girls’ School’da Prenses Diana ile aynı sınıfta okuyan ve Cambridge Üniversitesi’nden derece ile mezun olan oyuncu, daha henüz bir öğrenciyken oyunculukla ilgilenmeye başlıyor ve çeşitli oyunlarda yer alıyor. 1994’te AIDS’ten ölen yönetmen Derek Jarman ile 1985 yılında tanışmasıyla birlikte de sinema kariyerine profesyonel anlamda ilk adımını atmış ve ikilinin Jarman ölünceye kadar süren 9 yıllık iş ve arkadaşlık ilişkisi de başlamış oluyor. Birlikte başta Edward II olmak üzere kısa ve uzun metrajlı 9 film çekiyorlar. Ama biz Swinton’ı daha çok cadı olarak karşımıza çıktığı Narnia Günlükleri’nden, Cohen kardeşlerin yönettiği Burn After Reading’den, yardımcı kadın oyuncu dalında Oscar kazandığı Michael Clayton’dan ve son olarak İtalyanca konuşan Rus bir gelini canlandırdığı Io Sono L’amore’dan tanıyoruz.


Aile Her Şeyden Önemli

Tilda Swinton’ın fiziğine bakarak 50 yaşında ve ikiz çocuk sahibi olduğunu anlamak neredeyse imkansız. Eski kocası, oyuncu John Bryne’dan Xavier ve Honor adlı ikiz çocuğa sahip olan Swinton için en önemli şey evi ve çocukları. Öyle ki, Etat Libre d’Orange’dan çıkan parfümü Like This hazırlanırken kokunun evi gibi kokmasını, kokladığında kendisini evinde gibi hissetmek istemiş. Parfümün adı ise Tilda’nın en sevdiği şair olan Rumi’nin bir şiirinden geliyor:

If anyone wants to know what “spirit” is,
Or what “God’s fragrance” means,
Learn your head toward him or her.
Keep your face there close.
Like this.

Viktor&Rolf 2003 defilesinde Tilda Swinton ve klonu

Tilda Swinton ve Moda

Tilda Swinton’ın bir moda ikonu olarak insanlara ilham olması sadece parfüm ile sınırlı değil tabii ki. Viktor&Rolf, 2003 Sonbahar/Kış Koleksiyonu’nun tamamını bu eşi benzeri olmayan tarzın sahibine adadı. Koleksiyondaki cepli pantolonlar ise Tilda’nın bahçede çalışırken cepli pantolonlara ihtiyaç duyması sonucu ortaya çıktı. Modellerin kızıl saçlarıyla Tilda’nın klonu gibi gözüktüğü defilenin açılışı da bizzat Tilda Swinton’ın kendisi tarafından yapıldı.

2005 yılında Hüseyin Çağlayan’ın 51. Uluslararası Venedik Bianeli için çektiği kısa filmi Absent Presence’da yine Tilda Swinton vardı. Film, terörizm paranoyasından yola çıkarak soy ayrımcılığını, yabancı düşmanlığını irdeliyordu.

Geçtiğimiz senelerde Pringle of Scotland markasıyla anlaşan Swinton, bu defa da karşımıza model olarak çıktı. Hem kadın hem de erkek koleksiyonları için modellik yapan oyuncu, markanın yeni yüzü oldu.

2008 Oscar törenlerinde Lanvin elbisesiyle

Tilda Swinton Stili

2008 yılında Oscar törenleri için giydiği Lanvin elbise, başka birisi tarafından giyilse felaketle sonuçlanabilirdi. Ama bu siyah kadife elbiseyi giyen Tilda Swinton olunca durum farklıydı. Maskülen görünümü ve turuncu saçları, bir başkasının üzerinde çöp poşeti gibi durabilecek bu elbiseyi Tilda’vari bir biçimde başkalaştırıyor, kötü ya da iyi olduğunu dahi söyleyemeyeceğiniz yeni bir havaya bürüyordu. Bu kıyafetini oldukça eleştiren bazı kesimlere de yanıt aynı yıl Vanity Fair’den geldi: Tilda Swinton; Sarah Jessica Parker, Carla Bruni ve Carine Roitfeld gibi isimlerle birlikte Vanity Fair’in en iyi giyinenler listesinde yer aldı. Ama o yine de “En sevdiğim kıyafetim, Lanvin pijamalarım” diyecekti.


Tilda Swinton kesinlikle normların dışında kalan bir anti-kahraman. Cesur ama rahat, maskülen ama çekici seçimleriyle her zaman dikkat çekmeyi başarıyor. Stilinin en önemli özelliği; korkusuz ve uğraşsız olması. Pantolon-ceket takımları, uzun ya da diz hizasındaki elbiseler ve topuklu ayakkabılar stilinin olmazsa olmaz parçaları. Makyajsız yüzü ve giydiği smokin takımlarıyla maskülenliği, topuklu ayakkabılarıyla da feminenliği mükemmel bir şekilde birbirine karıştırarak cinsiyetsiz bir görünüm yaratmayı başarıyor. Kendi tarzını ise yine en iyi şu sözleriyle kendisi özetliyor: “Bana göre smokin giymek, balo elbisesi giymekten daha kolay. Şanslıyım ki hiçbir zaman bir oyuncak bebek gibi gözükmek istemedim.”

Tilda Swinton, kırmızı halıda genellikle Jil Sander, Haider Ackermann, Prada ve Dior gibi markaları tercih ediyor. Ama konu moda olunca aslında tek bir şartı var, tişörtünü yaptırıp giyilebilecek cinsten: “Her şeyi giyebilirim, yeter ki temiz olsun."

Fotolar: Suite101, Instyle, Appealing, Style.com

27 Haziran 2011 Pazartesi

Kırma Zincirlerini

Normalde bir öğüt olarak yukarıdaki başlıkta yazanın tam tersinin verildiğini biliyorum. Lakin konu moda olunca işler değişiyor. Bir aksesuar olarak zincir, özellikle Mademoiselle Chanel ikonik zincirli çantası Chanel 2.55’i tasarladığı günden beri hayatımızda önemli bir yer teşkil ediyor. Gerek kıyafet detaylarında, gerek kolye, küpe, kemer, bilezik gibi aksesuarlarda sürekli karşımıza çıkıyor ve kıyafeti tamamlama konusunda mühim bir görev üstleniyor. Yalnızca bu da değil; gözlüklerde, hatta ve hatta fotoğraf makinesi askılarında bile artık kendisine rastlamamız mümkün. Nasıl mı?



Susie Bubble ve Mr. Street Peeper

Teen Vogue Aksesuar Editörü Sarah Frances Kuhn; lomo’ların son derece popüler olduğu, sokak fotoğrafçılığının iyice değer kazandığı, stil blog’larının büyük kitleler tarafından takip edildiği şu dönemlere oldukça yakışır, harika bir fikirle ortaya çıkıyor; fotoğraf makineleri için klasik ve sıkıcı askılara bir alternatif olarak rengarenk ve zincir askılar tasarlamak. Sarah, adıyla aynı ismi taşıyan markası için 2010 yılından beri zincir fotoğraf makinesi askıları tasarlıyor. Bu askıların fiyatları $45 ile $125 arasında değişiyor ve dünyanın her yerinden sipariş vermek mümkün. Aralarında Face Hunter, Susie Bubble, Tommy Ton, Mr. Street Peeper gibi ünlü blogger ve sokak fotoğrafçılarından esinlenerek tasarlanmış zincir askılar da var.





Claudia Schiffer’ın yüzü olduğu Chanel Eyewear Fall 2011 Prestige Collection’da zincirler bu sefer de gözlüklerimizi süslüyor. Chanel 2.55’in askısından ilham alınarak tasarlanan, zincir ve derinin bir arada kullanıldığı gözlüklerin aviator, butterfly, cat-eye ve oversized film-star square lenses gibi modelleri bulunuyor.

Bu da Karl Lagerfeld'in ellerinden çıkan koleksiyonun tasarım sürecinin anlatıldığı video:



Fotolar: Trendland, SFK

24 Haziran 2011 Cuma

Zarif ve Asil Tasarımlar: Rachel Gilbert


Rachel Gilbert; şıklığın, zerafetin, kadınsılığın ve cazibenin aynı potada eritilip, mükemmel bir şekilde karıştırılmasıyla ortaya çıkan tasarımların yaratıcısının adı. Son 1-2 yıldır işlerini, özellikle de peri masallarından fırlamış gibi gözüken uzun gece elbiselerini yakın markaja aldığım Avustralyalı tasarımcının Liso Ho, Morrisey gibi markalar için tasarımcı olarak çalışmasından kendi markasını yaratmasına kadar uzanan kariyeri ve bu sürecin hızlılığı da birçoğumuza dudak ısırtacak cinsten. Avustralya’nın en önemli moda okullarından biri olan Whitehouse Institute of Design’dan mezun olan genç tasarımcı, daha henüz 22 yaşındayken Nicky Hilton’ın Chick adlı markasının baş tasarımcısı olmuş diyeyim, gerisini siz hesap edin.


Kendisini azimli, yaratıcı, tutkulu ve vefalı olarak tanımlayan Rachel Gilbert, kariyerindeki en gurur verici anının bir baloda hiç tanımadığı birisinin üzerinde ilk tasarımlarından birini görmesi olduğunu söyleyecek kadar da mütevazi. Çünkü tasarımları Net-A-Porter’da Stella McCartney, Vivienne Westwood gibi tasarımcıların tasarımlarıyla birlikte satılıyor; Taylor Swift, Toni Braxton, Paris Hilton, Dani Minogue gibi isimlerin üzerinde karşımıza çıkıyor.


İsterseniz bir arkadaşınızın düğününe, isterseniz arkadaşlarınızla sinemaya ya da kahve içmeye, isterseniz de gece bir partiye gidin; Rachel Gilbert tasarımları size şıklığı ve tüm ilginin odağı olmayı %100 garanti ediyor.


16 Haziran 2011 Perşembe

Eskilerden Kurtulma Hareketi


Gardırobun sanki dün gece içkiyi fazla kaçırmış da birazdan üzerine kusacakmış gibi mi gözüküyor? Artık sana dar gelen pantolonlara bakmak suretiyle kendine acı çektirmek gibi mazoşist eğilimlerin mi var? Bir zamanlar üzerinden çıkarmadığın, şimdiyse hiç pas vermediğin kıyafetlerin unutulmuş birer assolist edasıyla hüzünlü hüzünlü sana mı bakıyor?

O zaman hepsini ver gitsin, kıymetini bilecek bir başkası sahiplensin. Hem dolabını ferahlat, hem de bir başkasını mutlu et. Başkalarının dolabından beğendiğin parçaları da kendi dolabına ekleme fırsatını yakala. Nasıl mı? Hoop Bi Kemer blog’unun sahibi Nihan’ın Eskilerden Kurtulma Hareketi’ne katılarak. Elden çıkarmak istediğin, kullanılabilir durumdaki ürünün fotoğrafını Facebook sayfasına koyarak. Burada hiçbir ürün satılmıyor. Sadece kargo ücretini ödeyerek ve tabii ki hızlı davranarak beğendiğin parçanın sahibi olabiliyorsun.

Bunun bir de kitaplar için olanı var. O da şurada: http://melogaman.blogspot.com
Elindeki kitapların listesini yolluyor, diğer liste sahipleriyle iletişime geçiyor ve kitapları takas ediyorsun. Belirli bir okuma süresinden sonra da kitapları sahibine iade ediyorsun. Böylelikle sadece kargo parasına birçok kitap okumuş oluyorsun.

Yani kısacası paylaşmak güzeldir.

31 Mayıs 2011 Salı

KAŞİF QUEEN: Takı'ntı


Les Jumelles; her gün en az bir kere, en çok 10 kere tıklanıyor. Her ürün tek tek, en az on bininci kez inceleniyor. Dorothy serisi mi, yoksa Alice in Wonderland serisi mi daha çok beğenildi; bir türlü karar verilemiyor. Bir gün muhakkak birkaçı edinilecek, bu kesin olarak biliniyor. Çünkü Les Jumelles, dünyanın her yerine gönderim yapıyor. Karar verebilmek için ise sanırım, o piti piti yapmak gerekiyor.


Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...