Flashionback etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Flashionback etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Haziran 2012 Pazartesi

FLASHIONBACK: 1969'da Liseli Olmak


Bu fotoğraflar bir editöryalden değil, Hair filminden ya da Clueless dizisinden bir kare değil, dress code’lu bir partiden değil. Bir müzik festivalinden de değil, hele hele Coachella’dan hiç değil. “Ee, geriye başka ne kaldı ki?” dediğinizi duyar gibiyim. Peki ya 1969 yılının California’sındaki bir liseye ne dersiniz?


Fotoğrafçı Arthur Schatz, 1969 yılında Life Magazine için öne çıkan trendleri araştırmak amacıyla bir liseye gitti ve buradaki stilleri fotoğrafladı. İşte ortaya da bu inanılmaz kareler çıktı. Örgülü saçlı hippiler, etrafta seke seke dolaşan Pocahontas’lar, “go go girl” tadındaki öğretmenler ve niceleri.


Son dönemde yerli dergiler içinde en çok beğendiğim sayı olan Elle Dergisi’nin müzik temalı Mayıs sayısında Seda Yılmaz, Debbie Harry’nin o yılları anlatan şu sözünü aktarmıştı: “Bizim tarzlarımız bağımsızdı, dışarıdan bir makine tarafından üretilmiyordu.” Şu fotoğrafları gördükten sonra Debbie Harry’nin ne demek istediğini çok daha iyi anladım.


Şimdi, birkaç gün ortalarda gözükmeyebilirim. Çünkü zaman makineme atlayıp 1969’un California’sına, yeniden liseli olmaya gidiyorum. Kim benimle geliyor?

Fotolar: Google Images

16 Haziran 2012 Cumartesi

FLASHIONBACK: Hussein Chalayan Sonbahar/Kış 2000 Koleksiyonu


Moda ile ilişkiniz bir şekilde başladı. Annenizin ayağınıza 5 numara büyük ayakkabılarını o yokken ayağınıza geçirdiğinizde. Spice Girls’ün en revaçta olduğu ve her okulda en az 3 Spice Girls grubu kurulduğu günlerde grup arkadaşlarınıza “Ben Emma olmak istemiyorum yea, Victoria’nın tarzı bana daha çok uyuyor” dediğinizde. İlk flörtünüzle ilk buluşmanıza giderken ne giyeceğinizi kara kara düşündüğünüzde ya da üniversitenin ilk günü abartıya kaçmadan dikkat çekici olabilme amacıyla gardırobunuzun karşısına geçtiğinizde. Er ya da geç. Peki ya modanın sizi ilk şaşırttığı, ağzınızı açık bıraktığı, bunun sadece giyinmek demek olmayabileceğini, sanki bundan çok daha fazlası olduğunu hissettirdiği o ilk anı hatırlıyor musunuz? Ben hatırlıyorum.


Sene 2000 ve ben okuldaki Spice Girls grubunda sırf sarışın olduğu için Emma olmaya mahkum edilmiş bir kızım. Televizyonda bir kanalın ana haber bülteni açık. Bir defileden bahsediliyor. Bembeyaz bir odada modeller ağır çekim diyebileceğimiz bir hızda yürüyor. Sonra bir tanesi duruyor ve sandalyenin kılıfını çıkartarak onu giymeye başlıyor. Bir diğeri masanın içine giriyor ve sonra onu bir anda eteğe dönüştürüveriyor. Ve alkışlar kopuyor. Ben de evde, salonda kendi kendime alkışlıyorum. Ağzım açık.


Hussein Chalayan after words, autumn/winter collection 2000 – 2001 from Victor Lilov on Vimeo.

Bahsi geçen defile Hussein Chalayan Sonbahar/Kış 2000 koleksiyonu. Yukarıda After Words adındaki bu koleksiyonun defilesinin tamamının videosu var. İzlerken muhtemelen siz de o gün orada bulunan herkes gibi kuvvetlice alkışlamamak için kendinizi zor tutacaksınız. Tutmayın. Alkışlayın.

Fotolar: Used Magazine, Soft Revolution

22 Nisan 2012 Pazar

FLASHIONBACK: 60'ların 'Mini'lerine Sahip Çıkan Kadınları


60’lar; The Beatles, Twiggy, mop-top denilen saç kesimi, John F. Kennedy suikastı, renkleri keşfeden erkekler, Penolope Tree, mod’lar, The Factory, Veruschka ve pek tabii mini mini etekler demek. 60’lar; gençlerin kendi bireyselliğini keşfettiği, anne ve babalarının bir kopyası olmak zorunda olmadıklarını fark ettiği, kendi politik görüşlerinin olduğu, kadınların mutlu ev kadınları olmak dışında başka şeyler de olabileceklerini anladığı ve iş hayatına atıldığı, üniversiteye başvuran kadın sayısında artışın yaşandığı yıllardı ayrıca. Gençler özgürlüklerini keşfetmişlerdi. İşte böyle bir dönemde çıktı mini etek ortaya ve giyilecek bir şey olmanın ötesinde, kadınların özgürlük hareketinin de bir sembolü oldu.

Ama moda dünyası durur mu? Asla. Mini eteğe “Sen miadını doldurdun, artık tacını devretme zamanın geldi” dedi ve 60’ların sonu, 70’lerin başında midi boy eteği tahta çıkartmaya karar verdi. Kadınlar mini etekleriyle mutluydu ama moda teknesinin de bir şekilde yürümesi gerekiyordu. Bu da ancak onları yeni şeyler almaya zorlamakla olabilirdi. Böylelikle midi boy eteğin kadınlar arasında popülaritesini arttırmak için çalışmalar başladı. Mesela Bergdorf Goodman, tezgahtarlarının midi boy etek giymesi gerektiğine dair bir kural koydu.


Lakin 60’ların kadınları özgürlüğün tadını almışlardı bir kere. Başlarına buyruklardı, ne istediklerini biliyorlardı ve birilerinin onlara bir şeyler dikte etmesinden hiç hoşlanmıyorlardı. İşte bu yüzden kendilerine Girls Against More Skirt (GAMS) diyen bir grup mini-sever aktivist, 1970 yılında sokaklara döküldü; uzun etekleri protesto ediyor, mini eteklerine ve onun simgelediği özgürlüklerine sahip çıkıyorlardı, “Minis Are Truth, Keep the Mini on the Market” sloganları eşliğinde.

Bu görmüş olduğunuz fotoğraflar da GAMS’in o eyleminden günümüze kalan hatıralar ve insana o günlerde yaşamış olmayı dilemek için bir neden daha veriyorlar.

Fotolar: Flickr

20 Kasım 2011 Pazar

FLASHIONBACK: İlk Moda Haftası

Bugün moda tarihinin tozlu sayfalarında yine bir yolculuğa çıkıyor ve taa ilk moda haftasının gerçekleştiği dönemlere gidiyoruz.


İkinci Dünya Savaşı, her alanda olduğu gibi moda konusunda da modanın merkezi Paris’i kötü etkilemişti. Fransa’nın ekonomisi çökmüştü. Couture endüstrisinde sahip olduğu o itibar sallantıdaydı. Ama tüm bunlara rağmen işgal altındaki Paris’te yine de moda sektörü tamamen durmamıştı, kıyafetler hala satılmaya devam ediyordu. Çünkü moda Fransızlar için biraz da onur meselesiydi. Ama şöyle bir sorun vardı; Amerikan basını, savaş nedeniyle Paris’teki şovları izlemeye gidemiyordu. Paris modasının denizaşırı ülkelerle olan bağlantısı sekteye uğramıştı. Vogue ise çoktan şu soruyu sormaya başlamıştı bile: Paris’in modası olmadan Amerika ne yapacak? Bu soruya New York’tan yanıt geldi: Moda haftası! Böylelikle hem Fransız modasının üzerindeki ilgiyi Amerikalı tasarımcılara çekmek, hem de dünyaya başka bir moda merkezinin daha olduğunu göstermek için 20 Temmuz 1943 yılında New York’ta ilk moda haftası düzenlendi.

Eleanor Lambert

Eleanor Lambert tarafından düzenlenen ilk moda haftasının adı aslında Fashion Week değildi, bu organizasyona Press Week adını vermişlerdi. Bu “basın haftası” için ülkenin her yerinden 150’ye yakın gazeteci bir haftalığına New York’a davet edildi ve bunların 56’sı bu davete katılmayı kabul etti. 56 gazeteci New York’taydı, dünyaya New York’un Paris’ten aşağı kalır bir yanının olmadığını göstermek için.

İşte günümüzde Paris, Milano, New York gibi şehirlerde her sene iki kere düzenlenen, yakın bir zaman önce ülkemize de sıçrayan, tüm dünyanın büyük bir heyecanla beklediği moda haftalarının geçmişi buna dayanıyor. Amerika ise istediğini aldı, sadece Fransız tasarımcılarla dolu olan Vogue ve Harper’s Bazaar gibi dergilerde Amerikalı tasarımcılar da yavaş yavaş boy göstermeye başladılar. Günümüzde ise moda dendiğinde New York, başlarda gölgesinde kaldığı Paris’in yanında dimdik ayakta duruyor. İyi ki de böyle oldu. Yoksa Marc Jacobs ya da Jason Wu’suz ne yapardık?

Fotolar: Habitually Chic, On This Day in Fashion

5 Ekim 2011 Çarşamba

FLASHIONBACK: Condé Nast ve Vogue

Kasım 1934/Ekim 1935

Daha kabanlarımızı dolaptan çıkaramadan gelecek yaz neler giyeceğimizi biliyor oluyoruz. Kışın ortasında bikini modellerine bakarken, yaz sıcağında gelecek sezon alacağımız kışlıkların bir listesini yapıyoruz. Çünkü moda böyle bir şey. Hep bir adım önde, hep gelecekte yaşıyor. Kurulan cümleler hep geleceği anlatıyor: Bu sezon bunları giyeceğiz, yaza damgasını vuracağa benziyor, ileride çok sık rastlayacağız, bu trend bu kış çok öne çıkacak, önümüzdeki sezon için bu parçayı şimdiden edinmekte fayda var gibi. Yani tıpkı Back to the Future filmindeki 1985 yılından 1955 yılına giden, gelecekte neler olacağını çok iyi bilmesine rağmen 1955’in kurallarına göre yaşamaya çalışan Marty McFly gibiyiz.

Aynı film bize geçmişin geleceği nasıl etkilediğini ve değiştirdiğini de anlatır. Ben de dedim ki bu blog’da ara ara dönüp bir de geçmişe bakalım, modaya dair geçmişte neler yaşanmış, onları hatırlayalım. Bu bir kişi, bir olay, bir defile ya da moda tarihindeki bir dönüm noktası olabilir. Geleceği kovalamaya bir ara verelim, bir nostalji yapalım. Sonra yeniden Back to the Future yaparız.

Moda tarihindeki -hiç şüphesiz ki- en büyük dönüm noktalarından biri Vogue’dur. Modanın incili diye anılan bu dergi, bu bölümün ilk konusu olmasa çok ayıp olurdu. Mesela Condé Nast kim biliyor muyuz?

İlk Vogue Kapağı 1892

Sene 1892 ve ilk Vogue yayınlanır. Derginin kurucusu Arthur Baldwin’dir ve ölümüne kadar da derginin başında kalır. Başlarda yalnızca New York’un elit kesimine hitap eden bu dergi, haftalık bir dergidir ve modaya odaklı değildir. Moda sadece değindiği konulardan biridir. Bunun dışında spor, tiyatro, kitap ve müzik gibi konulara da yer verir. Yani bir moda dergisinden ziyade, bir life style dergisidir.

Arthur Baldwin ölünce, 1909 yılında Vogue’u Condé Nast devralır ve böylece Vogue’da büyük değişimler başlar. Her şeyden önce reklam tabanlı bir dergi haline gelir. Dergi, okuyucu kitlesi olarak yüksek sosyeteyi hedef almıştır ve reklam verenler de her zaman para harcamaya meraklı olan kitleye ulaşmayı isterler. Reklam ve satış konusundaki yeteneği ile Condé Nast, Vogue’un bu potansiyelini görür ve çok doğru bir şekilde kullanır. Vogue’da yaptığı bir diğer çok önemli değişiklik ise Vogue’u kadın modasına yönelik bir dergi haline getirmesidir. Vogue kapaklarına aşırı önem verdiği için her zaman en iyi fotoğrafçılar ve illüstratörler ile çalışmaya gayret gösterir. Yani hayranı olduğumuz Vogue kapakları için dahi geçmişe gitmemiz ve Condé Nast’e teşekkür etmemiz gerekir.

Temmuz 1926/Ağustos 1940
Aralık 1930/Kasım 1939

Daha sonraki yıllarda ise Condé Nast şirketini büyütmeye karar verir. Böylelikle 1916 yılında Vogue İngiltere ve 1920 yılında Vogue Fransa yayın hayatına başlar. Şimdiyse Condé Nast Publications; Vogue dışında Glamour, The New Yorker, W, Teen Vogue, GQ, Allure gibi pek çok önemli dergiyi bünyesinde barındırıyor.

Condé Nast, 1942 yılında vefat etti ama arkasında şimdi onlarca farklı edisyonu olan ve tüm dünyanın takip ettiği bu harika dergiyi bıraktı. Hikayenin devamı ise daha bilindik; gelsin Diana Vreeland’ler, gitsin Anna Wintour’lar…

Fotolar: Flıckr,  Cower Browser
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...